Trakya Bağ Rotası Öncesi Kendi Bağ Rotam - 1

Yazar: Argun Tanrıverdi
 
Trakya Bağ Rotası'ndan seneler önce çizmiştim kendi Trakya Bağ Rota'mı. İşte bu satılar o rotanın ilk gününe dair. Tabii zaman akıp geçti ve bu satırların yazılması üzerinden birçok yenilik de katıldı bu rotaya. Lakin yine de bilmeyene, gitmeyene bir giriş niteliğinde bir yazı olsun bu.
 
Belki de en zor kısmı daha önce hiç gitmediğiniz ve hakkında pek az şey bildiğiniz bir noktaya bir haftalık bir yolculuğun hazırlık aşamasıdır; en azından benim gibi böyle durumlara alışık olmayan biri için. Arabaya atlayıp Trakya'ya gidiyorum bağları gezip görmeye. Fazlasıyla evcimen bir karakter olmamdan ötürü, hala 4 günlük bir yolculuk bile macera gibi geliyor; heyecanımı mazur görün lütfen.

Mühendis olmamdan mıdır nedir her şey olabildiğince net olsun istiyorum; belki de sadece heyecana ve son dakika değişikliğine bağışık olmayan karakterimden dolayı. Bu yüzden rotam belli ama bir yandan da kalacağım yerleri bile belirlemedim. Diyeceksiniz, "Nasıl netlik arkadaşım bu!?"; haklısınız. Geçen seneki turumda da aynı taktikle yola çıkmış ve başarılı olmuştum. Bu sefer de onun cesareti var demek ki. "En kötü arabada yatarım yahu" diyorum kendime, her ne kadar bu istediğim son şeylerden biri de olsa. Neyse, gelelim rotama:

İlk planımda geçen sene izlediğim rota olan Gelibolu'ya uğrayıp, oradan Trakya'ya uzanmak vardı. Lakin ziyaret edeceğim üreticiler de bütün hafta oturdukları yerde beni beklemiyorlar her halde. Rotam ve yolculuk planım biraz da onlara göre şekil alıyor şüphesiz. Bu yüzdendir ki zaten, Gelibolu üzerinden geçen rotamı değiştirip Erdek'ten Avşa Adası'na, oradan da Tekirdağ'a geçeceğim. İlk gece Avşa Adası'nda kalıp Büyülübağ'a uğrayıp bir sevgili arkadaşımın dediği gibi büyülenmek ilk hedefim yani. İkinci gün Trakya'ya geçiyor ve hiç duraklamadan Trakya'nın en tepelerine Vino Dessera'ya sürüyorum arabamı, ayarı kaçırıp yanlışlıkla yurt sınırlarından çıkmazsam tabii. O ziyaretten sonrasında sırasıyla (ya da nasıl kısmet olursa artık) Arcadia ve Chamlija var listede. Böylelikle Marmara Denizi'ne doğru inmeye başlıyorum. Sırada Chateau Nuzun ve Barel var şüphesiz ki. Bu arada bu ziyaretlerin ne kadar süreceğini bilemediğimden, hangi gün nereye gideceğimi planlayamıyor, nerede kalacağımı kestiremiyorum ve inceden strese giriyorum tahmin edersiniz ki. Yola devam ediyorum. Artık yüzüm Gelibolu'ya bakıyor ama daha durak çok. Sırada Umurbey ve Barbare var. Durak atlamak da yok bu yolculukta! Daha sırada Hoşköy, Mürefte ve Şarköy var; yani Melen, Uluca, Ganos (mümkün olursa), Chateau Kalpak ve tabii ki Kayra'nın üretim tesisi. Günlerden perşembe mi oldu, cuma mı oldu yoksa hala çarşambada mıyız bilemiyorum fakat çok da acelem yok. Cuma günü pek sevgili Gali'de, yani Gelibolu'da olacağım belli bir tek. Yani, en azından öyle olmasını umuyorum. Bu son duraktan sonra, artık tüm yollar İzmir'i gösterecek benim için ve en geç cumartesi günü tekerlek dönecek.

Tabii bu arada eminim ki benim daha adını sanını duymamış olduğum bazı üreticileri de atlıyor olacağım bu yolculuk sırasında. Eğer saydığım üreticiler dışında varsa "Argun, şuraya da gitmelisin", "Bak, burada, şu da var" dediğiniz lütfen beni haberdar edin. O kadar kilometre yapmışken geride keşfedilmemiş bir hazine bırakmak istemiyorum :)

Yolculuk notlarını her günün sonunda yazmayı planlıyorum ya bakalım mümkün olacak mı?
                                                      
 
Evet Avşa Adası'nın Trakya'da olmadığını biliyorum fakat yol üzeriydi. Zaten bu satırları da size Avşa Tekirdağ arasındaki deniz yolculuğum sırasında Yavuz Naz feribotundan yazıyorum. Hem sonuçta Büyülübağ da Avşa Adası'ndaydı ve uğramazsam olmazdı! Uzunca bir yolculuk da olsa İzmir'den Erdek üzerinden feribotla Avşa Adası'na gelmek, kolay bir yolculuk yolların bulunması açısından. Ben de aynen böyle yaptım ve Avşa'ya iner inmez Büyülübağ'ın üretim tesisini buldum sanki daha önce gelmişim gibi kolaylıkla.

Büyülübağ'a gelmeden, Avşa'dan bahsedeyim iki satır. Fiziksel olarak Bozcaada'ya çok benziyor Avşa. İkisi de ada (!), ikisi de çorak ve doğal olarak ikisinin de bir sürü güzelim koyu var. Avşa biraz daha küçük ve belki daha da çorak. Bu çoraklıkta üzüm yetişiyor olması da gayet normal yani; bu adanın üzümü de Adakarası! Adanın dört bir yanında Adakarası bağı görmek mümkün. Kendi ayakta durabilen bir üzüm/asma türü olduğundan yerli halkın da dostu (imiş). Eminim Türkiye'nin de dünyanın da dört bir tarafında örnekleri vardır ama denize sıfır bir bağ ilk kez gördüm yanılmıyorsam. Adakarası bence geliştirilmeye devam edilip, tek başına gayet de güzel şaraplar çıkartabilir.

Gelelim Büyülübağ'a. Kapıyı çalıyorum ve hemen içeri buyur ediliyorum. Meğer başka ziyaretçileri de varmış; ben de dinlenmek için fırsat buluyorum bu arada. Uzun yolculuk baş ağrıları vermeye başlıyor haliyle bana. Bir süre sonra başlıyoruz dolaşmaya. Bakmayın başlıyoruz dediğime, saatler sürecek bir yolculuk değil bu. 2009 yılında inşa edilmiş bir tesis burası; Türkiye’nin ilk ve o zaman için tek yer çekimine uyumlu akışlı şarap üretim tesisi ayrıca. Bu yüzden yamaca, 3 basamak şeklinde tasarlanmış ve inşa edilmiş. En üstte katta üzüm kabul, sap ayırma ve çatlatma makineleri; ikinci katta tanklar ve en alt katta da fıçı mahzeni, depolar, şişeleme ve etiketleme makineleri bulunmakta. Merdivenleri inip çıkmak Büyülübağ çalışanları için hiç bitmeyen günlük spor demek; az da değil.

Bağları gezmek bir gün sonraya kalacak. Şarap tatmak da yasak biliyorsunuz; ya da tatmak yasak değil mi? Şarap tatmak yasak da bir şişe şarap satın alıp onu hemen orada açıp içmek yasak değil mi acaba?!? Kafalarımız iyice karmakarışık. Buraya yazayım mı yazmayayım mı o da ayrı bir mevzuu. 

Avşa'daki ikinci günümün sabahında yine çalıyorum kapıyı. Bağlarda bir tur gerek, görmesem olmaz. Atlıyoruz kamyonete ve adanın çeşitli noktalarındaki bağları geziyoruz. Tüm yıl süren ve dört bir taraftan gelebilen rüzgarlara dayanıyor asmalar. Gayet de iyi dayanıyorlar ve pek güzel ürünler veriyor böylelikle. Adadaki asmaların en ciddi dertlerinden biri olan tavşanlardan biriyle de tanışıyorum bu arada. Müthiş bir hassasiyetle salkımları üzümlerinden temizleyip tertemiz bırakıyorlar. Tam bir cerrah işi titizliğinde...

Şaraphanenin konumu da çok güzel bir manzaraya bakıyor. Denizden yüksekte ve yamaçta olmasından dolayı tam seyirlik... O üst terasta bir restoran olsa en azından (hadi kalınabilecek odaları geçtim) pek de güzel olmaz mıydı acaba? Adanın böyle kaliteli bir mekana bana sorarsanız çoook ihtiyacı var.

Bu arada, ziyaretim sırasında bir başkasının da Büyülübağ'ı ziyaret ediyor olduğunu öğreniyorum ve hatta bir süre sonra bağlardan tesise döndüğü için kendisiyle tanışma imkanı da buluyorum. Büyülübağ'ın da ortaklığında (en azından Avşa Adası kapsamında; detayları çok bilmiyorum) ülkedeki doğal mayalar konusunda çok ciddi fonlar desteğiyle çalışmalar sürdüren bir hocamız bu kişi. Ne de güzel bir haber bu öğrendiğim. Şarap yapımında maya konusunda da tamamıyla dışa bağımlı olan ülkem yarın öbür gün bu bağımlılıktan kurtulduğunda (umarım o gün gelir) "2013 yazında ben biliyordum bu günün geleceğini!" derim artık. Güzel Büyülübağ'lar üreterek şu garip memlekete zaten büyük bir katkı vermesi yanında, bir de böyle bilimsel çalışmalara ortak olduğu için Büyülübağ'ı tebrik ediyor, herkeslerden aynı hassasiyeti bekliyorum efenim! Rica edeceğim, beni kırmayın :)

Trakya turumun Trakya içermeyen bu ilk günü Tekirdağ'a doğru giden feribota atlama zorunluluğumdan dolayı burada bitiyor.
 
Gelecek ay 2.günümün hikayesiyle kaldığımız yerden devam etmek üzere dostlar...
 
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.