Uzak Diyarlardan Öyküler: Wesselenyi'nin Lavanta Kurabiyeleri

Yazar: Ozan Durmaz
 
Wesselenyi Sokağı üzerindeki evine yürüdüğü sıradan bir pazar sabahıydı. Çöpçüler, yabancı ziyaretçilerin sokak boyunca sağa sola saçılıp gitmiş dağınık ve pis anılarını homurdanarak topluyordu. Yüzyıllık sokaklar, ağlayıp makyajı akmış kadınların siyaha dönmüş kağıt mendili atıkları, sarhoşluk açlığını dindirmek için yenmiş Macar pişisi Langos paketleri, üzerine tartışmalar yapılmış salaş bar isimleri yazılmış kağıtlar, reklam ve promosyon sayfaları ve hazin kokularıyla kusmuk adaları ile bezenmişti. Yahudi Mahallesi'ndeki bu tarihi binalar, kim bilir kaçıncı gece tiyatrosunu izlemişti insanlığın.

Elinde eski anahtarı şıkırdayarak yürürken, kahve dükkanları ilk kahvelerini yapıyor, yeni pişmiş, günlük ev yapımı kurabiyelerini raflarına diziyordu. Kimileri girişteki kara tahtalarına nice iştah kabartıcı mamüllerinin isimlerini beyaz bir tebeşirle sıralıyor, kimileri de kapılarına kuru çiçekler asıp, yoldan geçen günün olası ilk müşterilerini selamlıyor, günaydınlar diliyordu. Karşı kaldırımdan, kıvır kıvır favorileri boyunlarına salınan, başları kipalı iki erkek çocuğu ellerinde ekmeklerle geçerken, gözü sağında yer alan manavdaki meyvelere takıldı, kısa süre durakladı, sonra gürültüyle gelen temizleme aracının hışmından kaçmak için hızlı adımlarla geri kaçıp, bulduğu ilk kafenin içine bir telaşla atladı.

Kapı camının arkasına sinip saklandı, üzerinden henüz atamadığı bir telaşla aracın geçişini gözlemliyordu ki, "Günaydın" dedi dükkanın içinden gelen kibar bir ses. Ayıp bir şey yapmış gibi utanarak döndü, "Günaydın" dedi, "Ben... Ben aslında...", imdadına raftaki kurabiyeler yetişti, "Kurabiyelerinize bakmaya gelmiştim!" Adeta gurur verici bir keşif yapmışçasına artık yaşlandığı için biraz eğik durduğunu düşündüğü sırtını dikleştirdi. "Tabi" dedi diğer sesin genç sahibi. Üzerinde beyaz bir elbise, dizlerine kadar iniyor, elbisenin minik kiraz desenleri, kadının genç dudakları ile bir renk bütünlüğü oluşturuyor, kendi koyu renkli elbisesinin yanında beyaz bir gelinlik gibi ışıldıyordu. "Daha yakından bakın isterseniz, size göstereyim" dedi genç kadın. Afallamıştı. Elbisesini mi kastediyordu? Anlaşılmış mıydı tavrından onu süzüp incelediğini? Hem kurabiyelere bakmaya gelmiş biri neden kapının arkasına saklanmış olsun ki diye düşünüp kendi kendine söylendi, artık yeterince atik düşünemiyor muydu yoksa? Tezgahtar kadın, beyaz sol elini havaya kaldırıp günün ilk ziyaretçisinden, tezgaha doğru buyur edercesine, davetkar bir şekilde salladı. Kesik ve kendine güvensiz adımlarla yaklaştı. "Hoşgeldiniz" dedi genç kadın, tahta tezgahın üzerine yerleştirilmiş camekanın üstüne ellerini yerleştirmişti. Kiremit renkli saçları alnına dökülüyor, aksanlı dilinden beklenmedik bir heyecan ve eğreti bir misafirperverlik dökülüyordu. "Adım Marina, işe yeni başladım, heyecanımın kusuruna bakmayın lütfen, bunlar cevizli çöreklerimiz, fırından yeni çıktılar, yanındakiler elmalıdır, oldukça lezzetli gözüküyorlar değil mi?"

"Tabi, tabi, evet..." diye onayladı, nedense resmi bir tavrı olduğunu fark etti, başını salladı. Tezgaha eğildi, acaba ilgileniyor gibi gözükse açığını kapatabilir miydi, emin değildi. "Ancak" dedi Marina, "ben size, bu sabah benim de kendileriyle yeni tanıştığım şu lavantalı kurabiyeleri önermek istiyorum. Daha önce böyle bir kurabiye hiç duymuş muydunuz, açıkçası ben duymamıştım ve ilk defa siz kapıdan heyecanla girmeden - eyvah, pot mu kırmıştı? - önce denedim, inanılmaz güzel kokuyorlar gerçekten! Şey, kırıntıları üzerimde ise hala özür dilerim!" Elinin tersi ile dudaklarını silip, diğer eliyle elbisesini silkeledi hızlıca. "Yok, yok, hayır, elbiseniz oldukça temiz ve güzel gözüküyor" dedi, gülümsedi dükkana plansızca giren kadın, bu sefer heyecandan ve garip gözükmekten yana olan açığını kapattığına emindi. "Peki, öyleyse, şey, yanlış anlamazsanız,  dükkana girdiğiniz ilk anda sadece temizlik arabasından kaçıyorsunuz sanmıştım, - kıkırdadı - o nedenle yemeye devam etmiştim." dedi camekana yaslı kadın, cümlesinin sonuna doğru sesi gitgide kısılıp, dükkanın kahve kokularına karışıp sessizce uçuştu.

Dohany Sokağı Sinagogu'nun göğe uzayan bombeli kulelerinin ucunda ilk kuşlar ötüşüyorken, eski bir binanın alt katındaki özenle tasarlanmış ahşap kahve dükkanında iki kadın, yüzleri kıpkırmızı, tezgahın yanında durmuş kendi ayak uçlarına bakıyordu. Genç tezgahtar yeni başladığı işinin ilk gününde karşısına çıkan bu ilk müşteri karşısında sürekli pot kırdığını düşünüyor, daha çökük gibi duran, koyu renk giyimli, eski moda ve iddiasız ayakkabılı diğer kadın ise, şans eseri girdiği bu dükkanda müşteri taklidi yapmak zorunda kalmış ve kendisini alışkanlıklarının tersi bir kafede tutsak hissediyordu. İkisi de birbirinden çok, kendine karşı utanıyordu.

Gözlerini ayağının ucundan, karşısındaki genç kadının ayaklarının ucuna kaydırdı; kiraz rengi ayakkabıları parlak, kibar ve hafif topukluydu.

"Tamam öyleyse, lavanta kurabiyelerinizden üç tane istiyorum."
"Hemen! Burada yiyeceksiniz değil mi? Kahvemiz taze, soğutmak istemezsiniz sanırım?"
"Ben, eve gidecektim aslında..."
"Uzakta mı oturuyorsunuz?"
"Hemen köşedeki blokta."
"Ah anlıyorum, aile kahvaltı sofrasında bekliyor sanırım, paket yapayım öyleyse."
"Bekleyen yok" dedi, boşluğuna denk gelmişti, bu bilgiyi vermesine ne gerek vardı ki?
"Şey... Aslında bir kahve ve üç kurabiye kahvaltıdan sayılmaz, buyrun, birlikte içelim isterseniz, semt ve insanları hakkında biraz sohbet ederiz, ben burada yeniyim de." Yine nasıl yersiz bir cesaret göstermişti aslında, kendi kendine düşündü, bu kadar istekli olmasına bir çizgi çekmeli miydi aslında? Sorusunun cevabını almak ister gibi, kafasını kurabiyelerden kaldırıp, karşısındaki kadına baktı, biraz beklentiyle, hatta olumlu bir yanıt için yalvarırcasına... Yoksa daha da utanacaktı.

Baktığı kadın, hiç de yaşlı gözükmüyordu aslında, kapıdan girdiğinden beri onu semtte oturan, geleneklerine bağlı, yaşlı bir Yahudi sanmıştı oysa. Her ne kadar gözlerinin yanlarında oluşan küçük çizgiler yaşının kendi yaşından büyük olduğunu gösteriyor olsa da, dün gece Sizmpla Kert ya da Bodoz gibi barlara girince yaşlılıklarını fark edip, barın birbirinden farklı müzikler çalan harap görünümlü kısımları arasında turistik bir tur atıp çıkan çiftler gibi de değildi aslında. Kadın yavaşça arkasını dönüp, en yakınındaki cam kenarı masaya bitişik sandalyenin ucuna, hemen kahvesini içip kalkacakmış gibi ilişti. Tezgahtar ilk anda paketlediği kurabiyeleri karton kutusundan çıkartıp, beyaz bir tabağa koydu, kahveleri de cam bardaklara. Hepsini yerleştirdiği tepsi ile birlikte masaya ilerledi, kadının karşısına oturdu.

Kibar bir teşekkür faslından sonra sessizlik oldu. İkisinin de yüzleri camdan dışarıya bakıyordu. Temizlenmiş sokağın üzerinden bulutlar geçiyor, yukarılarda küçük gürültülerle hırıldayıp çatırdıyorlardı.

"Yağmur yağacak sanırım" dedi, kızıl saçları boynuna dökülen genç kadın.
"Bu mevsimde pek yağmaz oysa" dedi, kahvesinden bir yudum aldı diğeri.

Kahvesini yudumlayışına baktı, tadını beğenecek mi diye gülümseyen gözlerinin büyümüş gözbebekleriyle yüzünü eğip, kaşlarını istemsizce kaldırdı. Masanın altında elleri çırpmaya hazır bekliyor gibiydi.

"Bu kahve gerçekten iyi"
"Elbette, ben demledim" dedi iki elin iki kere birbirine vuruşunun sesi duyuldu. Kısa bir sessizlikten sonra "Hadi" dedi, "kurabiyelerin de tadına bakın"

Kadın bu kibar ısrar karşısında gülümseyerek, kurabiyenin birini eline alıp ısırdı. Tek kelimeyle enfesti. Gözlerini yumdu. İstemsiz bir fırsatçılık ile uzanıp tezgahtar kadın da bir kurabiye aldı tabaktan. Isırdı. Gözlerini yumdu. Lavanta kokusu, kahve çekirdeğinin kavruk kokusuna kavuşup sarıldığında, çisil çisil bir yağmurun sesi Budapeşte'nin damlarına ve sokaklarına inmeye başladı. 

Usulca kalktı yerinden tezgahtar kadın, kapıyı açtı. Yağmur kokusu yavaş yavaş içeri süzüldü. "Yağmur koksunu seviyorum" dedi, "bana evimizi hatırlatıyor. Ben yarı İrlandalı sayılırım ve küçüklüğümden, bitip tükenmek bilmeyen yağmurlardan sıkıldığımı anımsıyorum, şimdi ise onları özlüyorum."
"Hmm.. İrlanda'dan geldin öyleyse Budapeşte'ye?"
"Ah hayır, Almanya'dan, ailem iş nedeniyle çok önce göç etmiş Almanya'ya, Berlin'den geliyorum ben. Budapeşte ile bir tatil turunda tanıştım ve Berlin'in o rahat ruhuna en yakın burayı bulmuştum ve işte okuldan sonra iki üç sene çalışıp biraz para biriktirince de, buraya geldim."
"Öyleyse sen de benim gibi yalnızsın?"

Başını sallayarak onaydı tezgahtar. Sustular.

"Gellert Kaplıcaları'nı biliyor musun?" dedi koyu renk elbisesinin içine gömülmüş ruhunun yıpranmışlığında. Bir baş onayından sonra devam etti; "Eşim orada çalışıyordu, vefat etti. Bizimki biraz zor bir evlilikti, evlenmemizi ailelerimiz istememişti, ben Yahudi'yim, o ise Katolik. Buda tarafında, Tuna Nehri'nden içerlere doğru giden sokakların birinde otururduk. Bu semt..." Durdu, başını hafifçe yukarı kaldırıp, bağımsız bir dış yüzey mimarisini, yüksek tavanlı odalarının geniş pencereleri ile kutsayan, çoğu iç avlulu bu tek blok binaların yaşlanmış zarafetine baktı. "... aslında benim de çocukluğumun semti. Bir kaç sene önce bu semte yalnız olarak geri döndüm."

Cümlesini ağır ağır tam bitirmişti ki, karşıdan renkli gözleri ışıl ışık parlayan bir çift gözden muzip bir soru yükseldi;" Erzsébet parkına hiç akşam gittiniz mi?" Önce anlattıklarını hiç dinlemediğini düşünmenin şaşkınlığıyla yanıtladı: "Erzsébet mi?"
"Evet" dedi, "şu şehrin merkezindeki büyük meydanın oradaki havuzlu park!"
"Akşam gitmedim, neden akşam gitmeliyim ki?"
"Bakın" dedi, "sizinle bir anlaşma yapalım. Benim mesaim akşamüstü altıda bitiyor. Sizinle burada buluşuruz ve Astoria Meydanı üzerinden nehir kenarına iner, güzel bir tur atıp ferahlarız ya da Kossuth Lajos üzerindeki pastacıdan nefis bir pasta alır ara sokaklarda kaybola kaybola parka gider minik bir piknik yaparız! Pastacıyı bir arkadaşım söyledi, mükemmelmiş ve akşam da parka insanlar gelip, havuzun kenarında oturup sohbet ediyorlarmış. Bana eşlik etmek isterseniz, lavanta kurabiyeleri de benden, söz! Ne dersiniz?"

Şaşkınlık içindeydi. Sadece temizlik arabasından kaçmak için girdiği bir kafede oturmuş - artık pek sandalyenin ucunda olmayıp, oldukça rahat oturduğunu fark etti - kahve içip kurabiye yiyor ve genç bir kadınla akşam planı yapıyordu.

"Bunu kabul edemem!"

Hiç pes edeceğe benzemiyordu; "Neden? Pasta sevmez misiniz? Bir akşam yürüyüşü ve iki kadeh şarap sonuçta... Hadi, bu akşam gidelim?"

Düşündü; bu genç kadın kendisine acıyor olabilir miydi? Belki de yardım etmek istiyordu, yalnızlığını çok fazla sergilemişti. Dükkana girdiğinden beri sarsak hareketler ve tutarsız davranışlar yapıp, hüzünlü geçmişinden bahsedince böyle düşünmesi doğaldı. Ancak kibar biri olduğu kesindi, sorarken ve hala yüzü gülüyordu.

"Çok naziksiniz ama..." Duraksadı. "Ben böyle iyiyim" Ayağa kalktı. Kasaya doğru bir iki adım attı.
"Bir şey ödemeyi bile düşünmeyin lütfen, kabalık yapmak istememiştim ya da ısrar etmek. Şey... Yanlış anlamazsanız, teklifim size iyi geleceğini düşündüğüm için değil, bana iyi geleceğini düşündüğüm için istemiştim."

İki kadın koyu renkli ahşap zeminin üzerinde ayakta duruyor, yine birbirlerinin ayakkabılarına bakıyorlardı. Hayat, Tuna gibi devine devrile akarken, kimin karşısına daha neler çıkartabilirdi, ikisi de bilmiyordu. Eski moda siyah bir ayakkabı, kiraz renkli bir ayakkabının yanında gülümsüyordu.

"Peki öyleyse" dedi başını bir anda kaldırıp, "saat altıda burada olacağım, size çok yakışacağını düşündüğüm kiraz renkli bir çift küpe ve elimde içinde biraz üzüm dolu bir sepet ile geleceğim, olur mu?"

İki elin iki kere vurmasının coşkulu sesi yağmuru kesmişti. "Elbette!" dedi, "Küpelere bayılırım, ben iflah olmaz bir takı koleksiyoncusuyum aslında! Bakın size bunu anlatmak isterim... Ah, hemen atıldım, belki küpenin sizin için özel bir değeri vardır ve..."

"Yeni bir arkadaşım var bunu kutlamak için minik bir hediye sadece, geçmişteki bir şeyler belki de bundan daha anlamlı değildir" dedi koyu renkli kadın, dükkandan çıkacağını için elbisesini düzelterek. Yakasına yakın bir düğmeyi açıp, kıyafetini gülümseyerek esnetti, koynundan cam göbeği mavisi bir kolye gözüktü. Duruşunu dikleştirdi. Genç kadının ismi aklının ucunda onu söylemesini bekliyor gibi dinçti.
 
"Akşam görüşürüz Marina..."
"İyi günler Bayan... Adınızı bilmiyorum ben". Utanmıştı.
Gülümsedi kolyesi parlayan kadın; "Aslında akşam tanışacağız, öyleyse ben de adımı akşam söyleyeyim, olur mu?"
"Tabi ki olur" dedi Marina.

Koyu elbisesi fırıl fırıl dönen bir kadın, Wesselenyi sokağına genç adımlar attı, köşeyi dönüp kendini beğenen, güvenli adımlarla uzaklaştı. Kim bilir bu eski ve güzel şehrin hangi tiyatrosu, kaçıncı perde oyunuydu.
 
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.