Akdeniz Kültürüne Adanmış Üç Büyük Armağan: Akdeniz Dilleri Merkezi, Bellek ve 'Mediterraneo'

Yazar: Esma Tuğçe Tözman
 
14 Eylül tarihinde İzmirlilere, son derece ciddiyetle ve özenle hazırlanan muhteşem bir armağan sunuldu: İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'mız Sayın Tunç Soyer’in sayesinde Türkiye’nin en güvenilir ve saygın kurumu Ankara Üniversitesi ile ortak projesi olarak eğitim vermeye başladığımız Akdeniz Dilleri Merkezi. Burada, aşina olduğumuz kültürün hakim olduğu ülkelerde konuşulan dillerin eğitimi için bir araya geldiğimiz Tömer okutmanları olarak Akdeniz’in rüzgarlarıyla keyifle yol alırken, yaşamakta olduğumuz olağanüstü salgın sürecinde, hijyen kurallarına titizlikle özen gösteriliyor olması da  hepimiz için oldukça büyük bir önem taşımaktadır.
Akdeniz kültürü, etkisinde kaldığı iklimin şartlarına uyum göstererek kendi canlılığını ve özgün yapısını korur. Akdeniz, temiz denizdir. En saf, tertemiz yürekli insanların en bakir topraklardan topladığı zeytinler gibidir bakışları. Zeytin ve zeytin ağacı olağanüstü kıymetli olduğu bu kültürel coğrafyadan bahsedildiğinde, çok geniş bir perspektifle ufka bakmak gerekir. Bellek ve Akdeniz kitabının yazarı F. Braudel ise şu sözlerle Akdeniz’in kültürel ve coğrafi kimliğine atıfta bulunur: “Akdeniz eski devirlerin hız ölçülerine göre ne denli uçsuz bucaksız olursa olsun, asla kendi tarihi içine kapanıp kalmamış, bu tarihin sınırlarını aşıp  geçmekte hiç gecikmemiştir: Batıda Atlas Okyanusu’na; doğuda yüzyıllar boyunca büyüsüne kapılacağı Yakındoğu’ya; güneyde yoğun hurmalıkların oluşturduğu sınırın epey ilerisinde kalan, çöllerin içindeki hudut kentlerine; kuzeyin bir tarafında Karadeniz’e komşu, bitip tükenmez Avrasya bozkırlarına, kuzeyin diğer tarafında zeytin ağacının neredeyse kutsallaşmış geleneksel sınırının çok ilerisinde kalan, uykusu ağır ormanlık Avrupa’ya uzanmıştır. Son zeytin ağacı da geride kaldıktan sonra, coğrafyacının, botanikçinin veya tarihçinin hoşuna gidecek diye, Akdeniz’in hayatı ve tarihi sona ermez.

Tarih içerisinde deniz ticaretiyle kahve de bu ortak kültürün bir parçası haline gelmiştir. Kahveyle birlikte birçok kültürel kod da taşınmaktadır aslında. Meselâ sohbet... Sohbet edebilmek, sohbet edecek dostlara sahip olmak büyük bir zenginliktir. Bu bakımdan, Izmir Büyükşehir belediyesi ve Ankara Üniversitesi Tömer iş birliğiyle Izmir halkına sunulan bu büyük hizmetin içinde bulunmaktan gurur duyuyorum. Çünkü iç içe olduğumuz kültürel coğrafyada komşularımızla yüzyıllardan beri süregelen ticari ilişkiler aracılığıyla, dostluklar da çoğalarak gelişmiş ve günümüze kadar canlılığını korumuştur. Akdeniz kıyıları boyunca uzanan eşsiz zenginliğin iletişim aracı olan beş dil; İtalyanca, İspanyolca, Yunanca, Fransızca ve Arapça’nın en avantajlı yönleri de aynı zamanda Ortaçağ’dan günümüze kadar farklı tarihsel dönemlerde bilim ve sanatın da dili olmalarıdır. Zira Umberto Eco’nun Gülün Adlı romanında da bu dillerin önemi dile getirilmektedir ki, bir sonraki yazıda karşılaştırmalı olarak Eco’nun eserlerindeki kültürel ve tarihi detaylar siz değerli okurlara sunulacaktır.

Bu makalede, yine F. Braudel’in sözlerine dayanarak; denilebilir ki “Akdeniz’in tanıdık uzamı içinde yön bulmak fazla bir çaba gerektirmez. Gözlerimizi kapadığımız anda anılar sökün eder: Venedik’te, Provence’ta, Sicilya’da, Malta’da, İstanbul’da buluruz kendimizi.   Akdeniz’in günümüzdeki seviyesinin üzerinde kalan eski kumsallar, bir zamanların yüksek deniz seviyelerine ve eski kıyılara işaret ederler. Cenova sahil şeridinde, bir tür amfiteatr oluşturan yamaçların ortasına düşen tüm çan kuleleri, uzaktan bakıldığında, köylerin balkondaymış gibi üzerlerine yerleştikleri eski kumsalların çizgisini gösterirler.” 
 
Kolonizasyonlar veya bir Tür Amerika’nın Keşfi (M.Ö. 10.-6. Yüzyıllar) bölümünde Fernand Braudel konuya oldukça özel bir açıdan yaklaşır: “Fenikeliler ve Yunanlar konusunda hiçbir ikircime yer yoktur: Birinciler Doğu Akdeniz sahillerinden, ikinciler Ege’den ve Orta Yunanistan’ın deniz kıyısındaki Korinthos kentinden gelmişler; kolonizasyonların alışılmış kuralı uyarınca zayıflar üzerlerine güçlülerin yıldırımlarını ve cezalarını çektikleri için, gelişmiş bir uygarlığa dayanmaktadırlar. Bu örnekte üstünlük, uygarlıktan, yurttaşların omuz omuza vermesinden, yelken kullanma tekniklerinden, demircilerin sanatkarlığından, alışveriş alışkanlığından, pazarların gücünden kaynaklanmaktadır.   Deniz ve Ticarete İlişkin Gerekler bölümünde Fernand Braudel şöyle yazar: “Ticari faaliyet olmasa sanayi hiçbir işe yaramazdı. Gemilerle dolup taşan Fenike limanları Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndan Cebelitarık Boğazı’nın ilerisindeki Atlas Okyanusu’na kadar geniş bir alışveriş faaliyeti yürütmek zorundadır. Tüm Akdeniz, bu uzun menzilli sistemin içine katılmıştır.” 

Türkiye’de, biri İstanbul Üniversitesinde diğeri ise Ankara Üniversitesinde olmak üzere yalnızca iki üniversitede bulunan İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümündeki eğitimime başladığımdan beri bu ülkede sosyo-politik ve ekonomik açıdan çok şey değişti. Ama değişmeyen bir tek şey vardı; o da Atatürk’ün eğitim, bilim ve sanata verdiği   önemin ne kadar anlamlı ve değerli olduğudur. Akdeniz'in jeo-politik konumu komşu ülkelerle olan bağımızı oldukça önemli ölçüde etkilemiştir.  Italya'da ortaokul ve lisede Latince ve Yunanca dersleri zorunludur çünkü siyasal ve kültürel ortak tarihleri vardır. Türkiye'de ise çok eski yıllardan beri, liseden sonra oldukça kaliteli eğitim veren üniversitelerdeki  ciddi eğitime zemin hazırlayan Fransız ve İtalyan liselerinin varlığı bilinmektedir. Ancak MEB müfredatının uygulandığı liselerde Akdeniz dillerinden İtalyanca, İspanyolca, Fransızca gibi dersler zorunlu dersler arasında yer almamaktadır.  Peki, üç tarafı denizlerle kaplı bir ülkenin iletişim mühendisleri olmadan kurulan köprüler ne kadar uzun olabilir ki? 
 
Üstelik Neşet Ertaş'ın da dediği gibi; “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez.” Işte Akdeniz kültürünün dalga dalga yayıldığı ülkelerdeki dostlarımızla kurulacak köprüleri görünür kılan da iletişimdir. Sağlıklı ve dostane iletişim olmadan ticari ilişkilerin de sağlıklı olması mümkün değildir. Dolayısıyla, Fernand Braudel’in Trampa ile Para Arasında bölümündeki sözlerine hak vermemek elde değildir: “Doğu ve Batı Akdeniz’in birleştiği noktada bulunan Kartaca, bu iki havzayı ayıran muazzam ekonomik ve kültürel seviye farkından zahmetsizce yararlanmayı bilmiştir. Batı barbardır, az gelişmiştir; Kartaca oradan, madenler de dahil olmak üzere her şeyi, ucuza alır; Cassiterides adaları ve Kuzeybatı İspanya’dan kalay, Endülüs ve Sardinya’dan kurşun, bakır ve özellikle de gümüş; Kara Afrika’dan altın tozu, Kuzey Afrika’ya kadar kervanlarla (henüz deve değil at kervanları) taşınan altın; son olarak da, mümkün olan her yerde, hatta açık denizde yakalanmış köleler.” 
 
Cumhuriyet Tarihine bakıldığında, Akdeniz’in büyük bir ekonomik ve kültürel birikimi  içine aldığı görülmektedir. Günümüze kadar oldukça gelişmiş, ileri seviyede dil ve kültür birikimi eşsiz bir zenginlik sunmaktadır. Atatürk, cephede bile kitap okumayı bırakmayan, fetihlerin sadece savaşla olmayacağını, aynı zamanda bilim, kültür ve sanat ile gönülleri de fethetmek gerektiğini iyi bilen, "dünyanın saydığı başkumandan" idi ve hâlen de öyledir. Ayrıca, Roma’da bulunan Largo Atatürk, bir diğer deyişle “Büyük Mustafa Kemal Atatürk” caddesinin karşısında da Atatürk’ün dünyaca ünlü “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözünün yazılı olduğu bir mermer anıt vardır. Barış esintileri, hiç şüphesiz ki öncelikle başarılı iletişim mühendisliğine ihtiyaç duymaktadır.
 
2013 yılında katıldığım Luigi Malerba edebiyat yarışması sebebiyle Roma’ya gittiğimde, Chiaravalle’deki Etrüsk Müzesindeki, görevliler tarafından çok hoş karşılanmıştım. Öncelikle, bir yıl önce tamamladığım, İtalyanların atları sayılan ve Türklerle de genetik bağı karbon 14 testiyle kanıtlanmış olan Etrüskler ile ilgili Lisans tezim hakkında konuşmuştuk. O görevlilerden biri, yeni kazılar sonrasında bulunan ve henüz envanter listesine kaydedilmemiş eserlerin de korunduğu, ayrı bir yere götürmüştü beni. Müzenin gizli bir mahzene benzeyen, yeni bulunan eserler bölümünde, Türklerle ilgili sözleri hala aklımda. Kibar bir Roma’lı olan görevli, öncelikle dişi kurt efsanesindeki benzerliğe dikkat çekmiş, sonra da fiziksel olarak Türklerle İtalyanların, birbirine ne kadar çok benzediğinden bahsetmiş, hatta İstanbul’a gittiğinde o yedi tepeli şehirde kendini evinde hissettiğini söylemişti. Burada vurgulamak istediğimiz, İtalyanlar ile Türklerin genetik ve kültürel açıdan “kardeşliği”dir… Peki, kimdir bu Etrüskler?

Herodotos’a göre M.Ö. 13. Yüzyılda bir türlü geçmek bilmeyen bir kıtlık yüzünden ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Lydia’lı göçmenlerdi. Anadolu’da buğday kıtlığı, işte Deniz Kavimleri kargaşasının ön işaretlerini, MÖ 1200’e doğru Hitit kralının dile getirdiği bunalımlı şikayetleri anımsatan bir olgu… Herodotos, sözlerinin devamında, bu göçmenler için şöyle diyor: “İzmir’e indiler, orada gemiler edindiler, işlerine yarayacak şeyleri yüklediler, bir yurt ve yaşama çaresi peşinde kıyı kıyı dolanıp, sonunda Umbria’ya yanaştıkları güne kadar denizlerde gezdiler; orada kentler kurdular ve torunları bugün de orada oturmaktadırlar.  Birkaç yüz çobanın yaşadığı, kadim devirlerde takılıp kalmış o köyleri keşfederken heyecana kapılmamak mümkün mü? Sonra Tiber’in, Tiberin adasının hâkim olduğu en elverişli geçit yerini denetimleri altına almak isteyen Etrüsklerin kurdukları bir kent şekillenmeye başlar. Roma’nın geleneksel krallarından son üçü de zaten Etrüsk’tür: Yaşlı Tarquinius, Servius Tullius, Tarquinius Superbus. 

Akdeniz kültürüyle ilgili, temel başvuru kaynaklarından biri olabilecek bu kitap dışında bir de Akdeniz ile ilgili filmler de oldukça önemlidir.  Bunlardan biri 9 Eylül 1991 yılında gösterime girmiş olan, senaryosunu Enzo Monteleone’nin yazdığı ve yönetmenliğini Gabriele Salvatores’in üstlendiği, İtalyanca orijinal adı “Mediterraneo” olan “Akdeniz” filmidir. İkinci Dünya Savaşı esnasında Meis Adasına gönderilen İtalyan askerler, adaya indiklerinde büyük korku ve şaşkınlık içinde olsalar da kısa zamanda şartlara uyum sağlarlar. Genel önyargının aksine, gelenlerin hiç de düşmanca davranmadığını fark eden Yunanlar ise meydana çıkarlar ve sanki ortada hiç savaş yokmuş gibi barışçıl rüzgarlar esmeye başlar. Hatta, pek çok farklı milletlerden oluşan topluluklar arasında öyle sıcak ilişkiler kurulur ki, İtalyanlar asker olduklarını unutup, adanın eğlenceli ve barışçıl yaşam tarzına alışırlar.  En İyi Yabancı Film dalında Oscar ödüllü bu filmde sık rastlayacağımız pek çok Akdeniz manzarası eşliğinde, düşmanlık duyguları, yerini dostluk, aşk ve sevgiye bırakır.

Akdeniz’in barış ve sevgi rüzgarıyla ilerlemek umuduyla…
 
Kaynaklar:
  1. Fernand Braudel, Bellek ve Akdeniz, Çev. Ali Berktay, Metis Yayınları, 2016, s.36.
  2. A.g.e. s.37.
  3. A.g.e. s.38.
  4. A.g.e. 227-228.
  5. A.g.e. 235.
  6. A.g.e. 243
  7. A.g.e. 256.
  8. A.g.e. 337. 
Görseller:
Yazara aittir, izinsiz kullanılamaz.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.