F.S.M.P.K.D.S.D.Y. ve A.K.Y.K.B.S.İ. P.D.K.ve T.T.Y

Yazar: Nejat Kutup
 
Fatih Sultan Mehmet,
Patates Kızartmasına Domates Sosu Döküp Yiyemedi ve
Ardından Kahvesini Yudumlarken Keyifli Bir Sigara İçemedi.
Patates, Domates, Kahve ve Tütünün Tarihsel Yolculuğu
 
Fatih Sultan Mehmet’e ait olan resimler arasında benim en çok sevdiğim Venedikli ressam Mastori Pavli’nin öğrencisi olan Nakkaş Sinan Bey’in fırçasından çıkma Fâtih Portresidir. Çoğumuzun okul çağlarından bildiği Gentile Bellini'ye ait ve National Gallery, Londra bulunan tablosunu daha sert bulurum.
 
Bu eser de Nakkaş Sinan Bey, dönemin İtalyan ekolünden etkilenerek, gül koklayan bir Fatih Sultan Mehmet yapmayı tercih etmiş ve sanatkâr yönünü öne çıkarıp, parmağındaki zihgir ile de ''ince ruhlu olduğum kadar savaşçıyım da' temasını yapmayı hedeflemiştir.

Bir parantez; zihgir, baş parmağa takılır, eski Türkler ok atışı sırasında, yay kirişinin baş parmağı parçalamaması için bu tırnaklı yüzükleri kullanagelmişlerdir.
 
II. Mehmet, İstanbul'u fethetmesinden sonra "Fatih" lakabını alan, yedinci Osmanlı padişahıdır. 30 Mart 1432'de, o dönemde Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne'de, II. Mehmet, Molla Gürani gibi dönemin ünlü bilginlerinden özel dersler alarak yetişmiştir. Ağustos 1444’te, henüz 12 yaşında deneyimsiz bir çocukken tahtı oturtulur.
 
23 Mart 1453'te Edirne'den yola çıkan ordusuyla, Bizans’ın başkentini, 29 Mayıs 1453 tarihinde ele geçirir. 3 Mayıs 1481'de, 49 yaşında vefat etmiştir.
 
Burada II. Mehmet için çok şey yazmak yerine, benim esas amacım yemek kültürü açısından Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bu coğrafya da var olan bazı gerçekleri yazmaktır.
 
Patatesten Başlayalım (Solanum tuberosum)
 
William H. McNeil, 1999’da yazdığı, ‘Patates Dünya Tarihini Nasıl Değiştirdi”’ makalesinde, Amerika kıtasından gelen patatesin, 1770’li yıllarda kıtlık ve açlık çeken Kuzey Avrupa’yı yok olmaktan kurtardığını, zenginleştirdiğini ve bugünkü devletlerin kurulmasına ön ayak olduğunu söylüyor. Onun iddiasına göre “Patates tahıla nazaran dört kat daha fazla karbonhidrat içerdiği için Avrupa’da hızlı nüfus artışına neden olan, kıtanın sanayileşmesini sağlayan ve bugünkü uygarlığın temelini oluşturan” bir bitkidir.
 
Patatesin anayurdu, And Dağları'nın eteklerindeki Peru ve Bolivya vadileri. Bu topraklarda patatesin geçmişi M.Ö.8000 yılına kadar uzanıyor; yetişen 300 çeşit patates türünün sadece 2 ya da 3’ü kültüre alınmış Avrupa’da.
 
İnka topraklarını ele geçiren İspanyol komutan Francisco Pizarro’nun ordusunda tarihçi ve botanikçi Pedro Cieza de Leon da vardır. Leon, 1553 yılında yazdığı Cronica del Peru kitabında Quito bölgesinde patatesi bulduğunu yazmış. Pizarro, 1570 yılında tam tamına 99 yumruyu Avrupa’ya getirmiş ve İspanya Kralı II. Felipe’ye sunmuş. 1590 yılında ise İngilizler tarafından Amerika kıtasından getirilmiştir.
 
Bu ilk patatesler, önce Güney İspanya bölgesinde yetiştirilmiş, daha sonra İtalya ve Portekiz'e götürülmüştür. İngiltere'ye getirilen ilk patatesler ise, önce İrlanda'da yetiştirilmiş, daha sonra İskoçya ve Galler bölgelerine yayılmıştır. Patatesin gerçek anlamda değerini ilk olarak İrlandalılar anlamış ve 17. yüzyılın başlarında, ilk defa bu ülkede patates tarla ziraatı halinde yetiştirilmeye başlamıştır. Patates tarımı, İrlanda' da hızla gelişmiş ve 18. yüzyılda bu ülkede patates halkın temel gıda maddesi haline gelmiştir. Öyle ki, 1845 yılında, İrlanda'da kişi başına patates tüketimi 4-6 kg' a ulaşmıştır.
 
Uygarlığı kurtarması bir yana, patates, tarihin en büyük facialarından birinin de sebebi olmuştur. Patatese bağlı olarak kıtlık ilk önce Almanya’da yaşanmış. 1840’lı yıllarda Almanya’da patates üretimine zarar veren bir küf hastalığı ortaya çıkmış. Ama patates yanında başka tarım ürünleri de halkın beslenme ihtiyacına yanıt verdiği için Almanya’yı fazla sarsmadan ve uzun da sürmeden atlatılır. Patates bağımlılığı önlemler sayesinde daha ölçülü ve sınırlıydı. Oysa İrlanda için durum hiç öyle olmaz.
 
Kıtlık Yılları

17. yüzyılda İrlanda’ya getirildiğinde patates, ülkenin esas ürünü olur. 17. yüzyıl sonunda neredeyse bütün İrlanda patates tarlasına dönüşür. O zaman İrlanda, İngiliz toprağıdır. İngiliz soyluları mülk sahibi oldukları arazileri yerli halka kiraya veriyorlar, paralarını ve ürünü alıyorlardı. 1844 yılında Amerika’dan Dublin’e gelen bir gemi, yükü olan patates tohumluklarıyla birlikte adaya Phytophthora infestans mantarını da getirince üretim, kolay yayılan mantar hastalığı yüzünden üçte bir oranında düşer. Sadece üretimin düşmesi değil, daha büyük bir faciaya da yol açar bu durum. 1846 yılında patates mantarı zehirlenmesinden on binlerce insan ölünce ve patates üretimi de yüzde 90 oranında azalır.
 
Kıtlık, halkın tohumlukları da yemesi ve tüketmesine yol açar ve 1847’de neredeyse hiçbir yerde ekim de yapılamaz. Her gün binlerce insan bu sefer açlıktan ölmeye başlar. Adadan kaçış başlar. Kıtlık nedeniyle Amerika’ya gidebilen gemiler yetmez olur; binlerce irili ufaklı tekneye doluşmuş insanlar da adayı terk eder. Avrupa tarihinde apansız ortaya çıkan bu göçü “önleme” uygulaması başlatılır. Yıllar boyunca sayısız gemi ve tekne batırılır; binlerce insan denizde boğulur. 1852 yılında hafifleyen, 1860’ta sonlanan ve bir milyondan fazla ölümle biten patates faciası, ülke dışına 2 milyon kadar İrlandalı'nın gitmesine neden olur.
 
Kıtlık yıllarında, o sırada padişah olan Abdülmecid (1839-61) imparatorluk ekonomik zorluklar içinde olmasına rağmen bin sterlinlik bir bağış yapmış; Kraliçe Viktorya’dan gizli olarak 1847’de adaya beş nakliye gemisiyle buğday ve başka tahıllar da sevk etmiştir. Abluka altındaki Dublin limanına giremeyen gemiler, yüklerini ancak Drogheda Limanı'na indirebilir. Türkiye-İrlanda dostluğu da o yıllara dayanıyor. 1900’lerin başında kurulan Drogheda futbol kulübünün ambleminde bu yüzden Osmanlı-Türk simgesi olan “ay-yıldız” vardır.  İrlanda’daki Kıtlık ve Açlık Müzesi’nde Türk yardımına geniş yer ayırmış.
 
Türkiye Topraklarında Patates

Patatesin Türkiye'ye girişi ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmektedir. İlisulu (1957) 'ye göre patates 1850 yılında Rusya'dan Kafkasya yolu ile Türkiye 'ye girmiş (Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden 369 yıl sonra) ve ilk olarak Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgesi yaylalarında yetiştirilmiştir.

Zhukovsky (1933)'e göre ise; patates, Türkiye 'ye 1853 yılında girmiş ve çiftçiler tarafından 19. yüzyılda tüketilmeye başlanmıştır.

Türkiye'de patates tarımına ilk defa Sakarya Nehri vadisinde, Karadeniz boğazı yakınlarında ve Adapazarı bölgesinde başlanmış, bundan tüm ülkeye yayılmıştır.

İpek (1938), ülkemizde patatesin ilk defa 1876 yılında Adapazarı Ovası'nda yetiştirildiğini bildirmektedir. Patatesin, Adapazarı bölgesinde yetiştirilmesinde Hüdevandigar valisi Ahmet Vefik Paşa' nın büyük rolü olmuştur. Patates, toprak kokan bir ürün olduğu için köylüler tarafından fazla ilgi görmemiş, ancak daha sonra 15 yıl süreyle öşürden muaf tutulmak suretiyle bölgeye yayılmasına çalışılmış ve 15 yıl sonra ancak, tarla ziraatı halinde yetiştirilmeye başlanmıştır. 1908-1910 yıllarında Marsilya'dan sağlam ve hastalıksız patates tohumlarının getirilmesiyle verimde önemli artışlar elde edilmiş, kazançlı ve faydalı bir bitki olduğu anlaşılmıştır. Bunun üzerine, patates üretimi ülkemizde hızla gelişmiş ve bugünkü seviyelere ulaşmıştır.

Domates, (Solanum lycopersicum)
Domatesin Avrupa Öncesi Tarihi

Sulu, çekirdekli ve lezzetli domates, Kolomb’un 1492 yılının 12 Ekim’inde Amerika kıtasını keşfinden sonra Avrupa’ya süs bitkisi olarak getirilip, uzun müddet süs bitkisi olduğu düşünülmüştür ve bu şekilde yetiştirilmiştir. Ancak domatesin bundan önce de bir yaşamı var. Güney Amerika’da domates yetişiyordu ama yabani türleri bulunmaktaydı.
 
Etimoloji olarak; Güney Amerika’nın belirli bir bölgesinde (özellikle Peru-Bolivya-Ekvator arasında kalan bölge) Lycıoersicon sp.(domates) bitkisinin meyvesi genel olarak ‘tomate’ olarak çağrılıyordu. Bunun sebebi ise yerlilerin çok çekirdekli ve sulu meyveleri adlandırdıkları ‘tomotl’ kelimesini kullanmalarından dolayıdır. Sulu ve çekirdekli meyve anlamına gelen bir kelime ile çağırdıklarına göre tüketiliyordu da. Dilimizdeki “domates”, İspanyolca “tomato” sözcüğünden geliyor. 16. yüzyılda İtalyanlar için domates “pomo d’oro” yani “altın elma”dır; Güney Fransa’nın Provence bölgesine gelince ise “pomme d’amour”a dönüşür, yani “aşk elması” olur.
Domatesin Kuzey Amerika’daki durumuna bakılırsa Güney Amerika’dan oldukça farklıdır. Domates Kuzey Amerika’da zehirli bir bitki olarak kayıtlara geçmiş. Kuzey Amerika’ya ulaşması ise Güney Amerika’dan Kuzeye göç eden yerliler sayesinde olmuştur. 1781’de Thomas Jefferson tarafından Virginia’da yetiştirilmiş, 1812’de güneyde New Orleans’da Fransız etkisiyle üretilmiş ve tüketilmiş, ancak 1840’lara kadar Kuzey Amerika’da zehirli olduğu düşüncesi ile gelişme gösterememiştir.
 
Domates 18’inci yüzyılın ortalarından itibaren İtalya’nın Napoli bölgesinde yaygın olarak yetiştirilmeye ve kullanılmaya başlanmıştır. 1800’lü yıllarda İngiltere’de yapılan seralarda çiçekler ile süs amaçlı domates yetiştirildiği bilinmektedir.
 
Günümüzde ise neredeyse bütün dünya tarafından tüketimi yapılmaktadır ve ihracatı dünya ticaretinde önemli bir yer tutmaktadır. Domates üretimi konusunda ilk üç sırada Türkiye de bulunmaktadır. Sırası ile ABD, Çin ve Türkiye ilk üç sırayı almaktadır.
 
Osmanlı’da Domates

Bizim topraklarımızdaki tarihine bakarsak, Anadolu’da domates ile ilgili ilk kayıtlara 3. Ahmet döneminde Damat İbrahim Paşa’nın aylık olarak tuttuğu 1723 yılındaki masraf kayıtlarında rastlıyoruz (Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden 242 yıl sonra). Domatesi Osmanlı'ya tanıtan ve tohumlarını ilk getiren Halep'te 1799-1825 yılları arasında İngiliz Konsolosu olan John Barker olmuş. Domates Osmanlı döneminde yeşil olarak tüketiliyor; kızardığında bozulduğu düşünülerek çöpe atılıyormuş.
 
Mehmet Kamil’in eseri ilk Türkçe yemek kitabı Melceü’t-Tabbâhîn’de (1844) domatesli kızartma yahni, domates dolması, domates pilavı ve domates salatası tarifleriyle yer almış. Salça sözcüğü de “tuzlanmış” ya da “sos” anlamına gelen Latince “salsus” ve İspanyolca “salsa” sözcüklerinden geliyor. Akdeniz mutfağında olduğu gibi, Türk mutfağını da domatessiz düşünemiyoruz artık.
 
Meyvelerin En Şaibeli Olanı: Meyve mi, Sebze mi?

Botanik açısından, domates bir meyve. Tohumları saklayan ovaryumu olan çiçekli bir bitki. ABD’de 1887'de sebzeler üzerinde %10 vergi uygulaması vardır, aynı vergilendirme sistemi meyvelerde yoktur. John Nix isimli bir domates ithali yapan işletmeci, domatesin bir meyve olduğunu ve vergiden muaf olması gerektiğini savunmaktadır. Bu savunması için dava da açar. Bilimsel olarak bir tartışma olmamasına rağmen, ABD’de bulunan en yüksek mahkeme domatesin sebze olduğuna karar verir. Yapılan açıklama: ‘Evet bilim domatesin meyve olduğunu söylüyor, ama halk dili ile konuşursak domateste salatalık ya da fasulye gibi bir asmanın meyvesidir. Halkın dilinde pişmiş ya da çiğ olsun hepsi sebzedir. Akşam yemeği sonrasında getirilen meyveler arasında asla yeri yoktur, bu nedenle sebze sınıfında değerlendirilir’

Ama bu durum 2009 yılında değişmiş ve meyve olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Konumuz ile ilgisiz bir bilgi: İspanya’nın Valencia bölgesinde Bunol kasabasında 1945'ten ağustos ayının son haftasında bu yana her yıl düzenlenen La Tomatina, domates savaşı festivalinde, tüm dünyadan on binlerce insanın katılımıyla gerçekleşmekte ve hafta boyunca 40 bin kilo domatesin içinde adeta yüzerek kutlanmaktadır
 
Kahve (Coffea Arabica)
Zamanın Fransız Devlet Bakanı Talleyrand’ın “Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, melek kadar saf, aşk kadar da tatlı.” diye tanımladığı kahvenin tarihsel yolculuğuna bakarsak...

Dağlarda doğal, aşılanmamış, yabani halleriyle yetişen kahve ağaçlarından dolayı Etiyopya (eski adıyla Habeşistan) kahvenin anavatanı kabul edilmektedir. Bu topraklarda anlatılan, keçi çobanı Kaldi'nin kahveyi keşfetmesi ile ilgili bir de efsane de vardır. Birçok kahve uzmanı, kahvenin tarihi yolculuğu 575 ile 850 yılları arasında Etiyopya'dan başladığına dair hem fikirdir.

Etiyopya'nın Kafka’daki ormanlarda yetişen Arabika kahve ağaçları, çekirdekleri işlenen ilk kahveler olarak bilinir. Etiyopya'da o dönem köle ticareti yapılan yol üstünde yaya olarak yolculuk eden ve yorulan köleler, yol kenarındaki kahve ağaçlarının kırmızı meyvelerini çiğneyerek tükürürlerdi. Çiğnenen bu kırmızı meyve, kölelere enerji verir ve yolculuklarına devam etmelerini sağlardı. Bu durumu gören bazı tüccarlar da ağaçlardaki meyveleri ve meyvenin içindeki kahve çekirdeklerini toplayarak ticaretini yapmaya başlamışlardır.
 
Kaldi Efsanesi

Rivayete göre Kaldi fark eder ki; keçileri bir ağacın meyvesini yedikten sonra neşeli ve zıpır olurlar, geceleri de pek uyumak istemezler. Kaldi bu ağacın meyvelerinden toplayıp, buluşunu paylaşmak için yakında kalan Sufi dervişlere gider. Çekirdeklerin marifetini dinleyen Sufi derviş, ilk başta fikri onaylamaz ve çekirdekleri ateşe atar. Ateşe düşen çekirdekler kavrulmaya başlar ve ortalığa bildiğimiz o kahve aroması yayılır. Yayılan aroma Kaldi'ye ve dervişe ilham verir ve çekirdeklerden güzel bir içecek hazırlamak için işe koyulurlar. Kavrulmuş çekirdekler öğütülür ve özlerini bırakmaları için suda kaynatılır. Bizim bildiğimiz haliyle kahve böyle doğar.
 
Sufi, kahvenin uzun gece ayinlerinde onu uyanık ve zinde tuttuğunu fark eder. Tekkedeki diğer dervişler de bu yeni içeceği sever ve çok geçmeden kahve Yemen ve Arabistan'a yayılır. Daha sonra kahve kendini Istanbul'a da sevdirir ve Avrupa'ya ordan da tüm Dünya'ya yol alır.

Yakın Doğu'ya seyahat eden Avrupalı gezginler, alışılmadık koyu siyah renkli içecek hakkında hikayelerle geri gelirler. 17. yüzyıla gelindiğinde, kahve Avrupa'ya ulaşmış ve kıtada popüler olmaya başlamıştır. 1615 yılında yeni içeceğin Venedik'e gelmesiyle birlikte, yerel din adamları kahveyi kınamış, muhalifler aşırı temkinli davranarak kahveye "şeytanın acı buluşu" adını vermişlerdir. Tartışma o kadar büyümüştür ki, Papa VIII.Clement'ten müdahale etmesi istenmiştir. Ancak Papa bir karar vermeden önce içeceği kendisi tatmak istedi. Papa öyle tatmin edici bulur ki, Kahve Papa'nın onayını alır.

Ardından İngiltere, Avusturya, Fransa, Almanya ve Hollanda'nın büyük şehirlerinde, kahvehaneler hızla sosyal aktivite, kültür ve iletişim merkezleri haline gelirler.
 
Kahve Osmanlı’ya Ne Zaman Geldi

Bu konu hakkında birden çok görüş ortaya atılmasına karşın en yaygın olanı Yemen Valisi Özdemir Paşa tarafından Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1527 yılında (Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden 46 yıl sonra) başkent İstanbul’a getirildiğidir.
 
Kaffa kelimesi Arapça ‘ya ‘Qahwah’ olarak geçer. 15. yüzyılda Yemen Valisi olan Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirir. Kahve, burada çok sevilir. Öyle ki sarayda 'kahveci başı' rütbeli bir çalışan bile olur. Padişahın kahvesini pişirmekle görevli olan kahveci başı, sır tutmasını bilen bilge kişiler arasından seçilirdi.
 
İstanbul’dan Venedik’e Uzanan Yolculuk

Kahvenin yolculuğunda bir sonraki adım, Venedikli tacirlerin 1615 yılında, ilk kahve tohumlarını İstanbul’dan Venedik’e götürmeleriyle gerçekleşmiş. Böylelikle İtalyanlar’ın asla vazgeçemedikleri kahve tutkuları başlamış. Bugün İtalya’da günde otuz sekiz milyon fincan kahve tüketildiği söylenmektedir.

1683’teki Viyana kuşatması sırasında, Osmanlılar arkalarında çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu bırakmışlar. Viyanalılar ilk başlarda bunun deve yemi olduğunu düşünmüşler; ama kuşatma boyunca Türkler’i izleyen gizli ajanlar, bu tohumların gerçek öyküsünü bildikleri için, kısa sürede “Türk içkisi” içilmeye başlanmıştır. Girişimci bir Polonyalı bunlarla şehirdeki ilk kahvehaneyi açmıştır.

1750 yılına dek, Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü kahvehanelerle dolup taşmaya başlamış. Yazarların, bestecilerin ve aydın kesimin toplanma yeri olan kahvehanelerin müdavimleri arasında Voltaire, Balzac, Beethoven ve Mozart da varmış.
 
Konu ile ilgisi olmayan gereksiz bir bilgi daha: Kahve falının doğuşu

Kahve falı Osmanlı sarayından çıkmıştır. En başta fal için olmasa da sonraları fincanlar fal bakma amacıyla kapatılmıştır. Osmanlı sarayında cariyeler korktukları, söyleyemedikleri şeyleri kahve fincanına bakarak dile getirirlermiş. Bu anlatımların çoğunu da dedikodular oluştururmuş. Kahve fincanına bakarak yapılan bu dedikodular zamanla kahve falına dönüşmüştür. Fincanın içinde kalan kahve telvesinin yaptığı şekillere benzetmeler yapılmış ve bunlar yorumlara dönüştürülmüştür.
 
Tütün (Nicotiana tabacum)
 
Başlığı burada bir kez daha tekrar edelim:

Fatih Sultan Mehmet, patates kızartmasına domates sosu döküp yiyemedi,
ve ardından da kahvesini yudumlarken keyifli bir sigara içemedi.
Biraz tarih:

Mısır’ın ünlü mumyası, II. Ramses 1979’da Paris’te bilim adamlarınca incelendiğinde birçok bitkiyle doldurulmuş bağırsaklarında kıyılmış tütün yaprakları da bulundu. Eski Mısır’da tütün içilmediği bilinse de bu buluş tütün bitkisinin varlığını kanıtlıyordu. Ama tütünü ilk tüttürenler Orta Amerikalılar idi.
 
M.Ö. 1000'de Orta Amerika’daki  antik tapınakların duvarlarında Maya rahiplerinin çubukla tütün içtiğini tasvir eden figürlerin bulunduğu oymalar görülmektedir. Tütün yaprakları acıyı azaltmak için yaraların üstüne sarılarak tıp alanında da yaygın olarak kullanılır hale gelmiştir. Daha sonraları ise Aztekler duman solumayı dini ayinlerinin bir parçası haline getirmiştir. Montezuma’nın sarayında pipo içenler ve daha alt bir sınıf olan ve ham tütünü yapraklara sararak içen Aztekler olmak üzere iki farklı kullanıcı sınıfı ortaya çıkmıştır.
 
M.S. 470-630 arası Maya kabileleri farklı yerlere yayılmaya başlamıştır, tütünü de gittikleri yerlere götürmüşlerdir. Tütün yaprakları güneyde mısır başağının dış yapraklarının ve palmiye yapraklarının arasına koyulup içildiği Güney Amerika’ya ve kuzeyde Amerikan yerlileriyle tanıştığı Mississippi bölgesine ulaşmıştır. Kuzey Amerika’da pipolar kilden, mermerden ya da ıstakoz kıskaçlarından yapılmaktaydı. Bazı pipolarınsa dumanın burun deliklerinden içeri çekilmesi için iki ağzı bulunmaktaydı. Tütün çiğnemek, özellikle tütünün misket limonuyla karıştırılarak çiğnendiği Güney Amerika’da yaygın hale gelmiştir.
 
Amerika'dan Türkiye'ye

Kolomb, 1492'de Amerika kıtasına ayak bastıktan sonra keşif için Küba'nın iç kısımlarına gönderdiği mürettebatı ilk defa tütün içen insanlarla karşılaşmıştı. Amerika kıtasının keşfinden sonra tütün birçok yeni ürünle yeni dünyadan eski dünyaya yayıldı. 17'nci yüzyılın başlarından itibaren hem Amerika kıtasındaki kolonilerde hem de Avrupa'da tütün ekimi yaygınlaştı. Tütün kısa sürede önemli bir ticari mal haline gelip, devletlerin en önemli gelir kaynaklarından biri oldu. Portekiz'den başlayarak birçok devlet tütünü bir devlet tekeli haline getirdi.

Önce süs bitkisi olarak bahçelere ekildi, sonra öksürük, astım, baş ağrısı, kusma, aybaşı ağrılarına iyi geldiği iddia edildi. Doktorlar tütün yetiştiriyordu, hatta Vatikan’ın bahçesine de dikilmişti.
 
Tütün, 1570'lerde (Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden 89 yıl sonra) Osmanlı coğrafyasına girdi.

Fehmi Yılmaz'ın "Osmanlı İmparatorluğu'nda Tütün: Sosyal, Siyasî ve Ekonomik Tahlili (1600-1833)" isimli tezinden tütünün ülkemizdeki macerasını nakledersek: Tütün, Türkiye'de ilk defa Milas'ta 1583'te üretildi. 1598'den sonra İngiliz, Fransız ve Hollandalı tüccarlar tütünü başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun büyük şehirlere getirmeye başlamalarıyla birlikte tütün ticareti ve tütün tüketimi yayıldı. Bu gelişme üzerine tütünle ilgili tartışmalar başladı. Tütün, Sultan Birinci Ahmed döneminde, 1609'da yasaklandı. Tütün ekiminde tütün böceklenmesin diye mumun kullanılması yüzünden mum fiyatları iki misline çıkınca 1614'te tütün içilmesi ve ekilmesinin yasaklandığına dair tekrar bir ferman neşredildi. Yasaklar Dördüncü Murad zamanında sıkı şekilde uygulandı. Tütün ekme ve içme yasağı bazı aksamalarla 1649'a kadar sürdü. Şeyhülislam Bahâî Efendi'nin 1649'da tütünün mubah olduğuna dair fetva vermesinin ardından yasak resmen kalkmasa da uygulanmaz oldu.

Dünya tarım tarihi içerisinde neredeyse hiçbir ürün tütün gibi çok hızlı bir şekilde yayılış göstermemiştir. Günümüzde tütün ve tütün mamullerinin tüketilmediği bir ülkeden bahsetmek mümkün değildir. Günümüzde 60’ı aşkın tütün türü içerisinde en fazla yetiştiriciliği yapılan Nicotiana tabacum L. olup ülkemizde de yetiştirilen tütünlerin çok büyük bir kısmını (%95’i kadarını) oluşturmaktadır. Söz konusu bu türün ardından en fazla yetiştirilen Nicotiana rustica L. olup ülkemizde ekseriya Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yetiştirilmektedir. Nicotiana tabacum L. uluslararası piyasalarda Türk veya Şark tipi tütün olarak da bilinen ve ekseriya sigara imalinde kullanılan tütün türü olup, Nicotiana rustica L. ise daha ziyade nargile, pipo, enfiye ve çiğnemelik tütün olarak tüketilmektedir.

Kaynaklar:
  1. Bilimveutopya.com.tr
  2. Hürriyet Gazetesi
  3. İpuclarim.com
  4. Serenti.org
  5. Bat.com.tr
  6. Mynet.com / Meyvelerin en şaibeli olanı domates
  7. MCNEILL, WILLIAM H. "How the Potato Changed the World's History." Social Research, vol. 66, no. 1, 1999, p. 67. Gale Academic OneFile, Accessed 29 Feb. 2020.
Görseller:
  1. https://bit.ly/2KIbJCs, The National Gallery Collection, Londra, Gentile Bellini, 25 Kasım 1480
  2. https://bit.ly/2yptCSx
Patates:
  1. https://bit.ly/3bHCTDN
  2. https://bit.ly/2Jt7lVW
  3. https://bit.ly/3dJv8yY
Domates:
  1. https://bit.ly/2R0PjyF
  2. https://bit.ly/2QVyvsz
  3. https://bit.ly/39Cd4nf
Tütün:
  1. https://bit.ly/2wPLjKq
  2. https://bit.ly/2WXC9X0
  3. https://bit.ly/3bDgbfP
Kahve:
  1. https://bit.ly/2UwrGQy
  2. https://bit.ly/3aviX6F
  3. https://bit.ly/2UsRtJk
Görseller:
Yazara aittir, izinsiz kullanılamaz.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.