Federico Fellini'nin Doğununun 100. Yılında La Dolce Vita (Tatlı Hayat) ve Günümüz İnsanının Mutluluk Algısı

Yazar: Esma Tuğçe Tözman

2020 Yılında Okur ve Seyirci Olmak

2020 yılının ilk gününü iki güzel olay selamladı. İlki Apelasyon E-Dergi'nin yeni sayısı, diğeri ise Karaca Sineması'nın Başka Sinema aracılığıyla Federico Fellinini’nin unutulmaz “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” filmini gösterime sokmasıydı. Bu yazıda üzerinde durulacak iki önemli nokta toplumların gelişmişlik düzeylerini öne çıkaran göstergelerden biri olan okuma kültürü, diğeri ise ağırlıklı olarak Federico Fellini ile ilgili bölümlerdir.

Fellini’nin doğumunun yüzüncü yılına ithafen usta yönetmenin hayatı, filmografisi ve baş yapıtı “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” filmi ile okuma kültürü arasında yakın bir bağ vardır, zira Fellini’nin bu filmiyle ilgili en değerli eserlerden biri olan Joseph Marie Lo Duca – Fellini’nin  “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” adlı kitabının dayanak noktası Federico Fellini, Ennio Flaiano, Tullio Pinelli, Brunello Rondi tarafından yazılan senaryosudur ve kitapta senaryo yazarlarının biyografileri ile “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” filminin başarısına da değinmektedir [1]. Milanolu sanat eleştirmeni, sinema tarihçisi ve yazar Joseph Marie Lo Duca, “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” filminden yola çıkarak romanlaştırdığı Fransızca versiyonunun önsözüne “Tatlı ve aydınlık bir sonbahar gününde Roma’nın güneyindeki Tyrrheni kıyısında Fellini bana, kendisini uzun zamandan beri heyecanlandıran ve ancak yıllar sonra, hayatımızın değişikliklerle dolu bir kopyası halini alan filminden söz etmişti.” diyerek başlar.

Fellini ile ilgili kitap önerileri arasında Peter Bondanella’nın kaleme aldığı Federico Fellini Sineması [2], İtalyan sinemasının en özgün yönetmenlerinden Federico Fellini’nin söyleşilerinin bir araya getirildiği Giovanni Grazzini’nin yazdığı Fellini Fellini’yi Anlatıyor [3], Sinema İçin Doğmuşum [4] adlı eserler sinemaseverlerin Fellini’yi daha iyi anlamak ve usta yönetmenin dünyasına biraz daha yaklaşmak adına son derece kıymetli eserlere yer verilebilir.

Entelektüel anlamda araştırmayı seven seyircilerin aynı zamanda ciddi birer okuyucu olduklarını ifade etmek çok da yanlış olmayacaktır. İzmir Valiliği verilerine göre 2017 yılında Halk kütüphaneleri bin kişi başına yararlanma sayısı Türkiye genelinde 310, İzmir genelinde ise 161 olarak belirlenmiştir. [5]  İşte bu nedenledir ki yeni yılın iki hediyesi ilk günde okurları ve sinemaseverleri mutlu edecek niteliktedir.

1 Ocak 2020 akşamı Karaca Sinemasının 20:00 seansında seyirciyle buluşan La Dolce Vita/Tatlı Hayat adlı usta yönetmen Federico Fellini tarafından Roma’da çekilmiş ve 20 Mayıs 1960 tarihinde Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülüne layık görülmüştür. [6]

Federico Fellini’nin Hayatı ve Filmleri

Fellini İtalya’nın Adriyatik Denizi kıyısında yer alan ve Roma dönemine ait birçok tarihi esere ev sahipliği yapan Rimini’de 20.01.1920’de dünyaya gelmiştir. Lisede okurken Fulgor sinemasının sahibi ile tanışmıştır. 1938 yılının ilk aylarından itibaren çok karikatüriste yer veren “Domenica del Corriere” ve Floransa’da çıkan haftalık mizah dergisi “420” için çizmeye başlamıştır. 1939 yılında Hukuk Fakültesine kaydolmak niyetiyle Roma’ya taşınan Fellini, dönemin yaygın olarak okunan “Marc’Aurelio” dergisinin yazı işleri bürosunda çalışmaya başlamış ve çok sayıda röportaj yazılarına imza atmıştır. Aldo Fabrizi için monolog yazarak gösteri çevrelerinden sık sık faydalanan Fellini,  genç oyuncu Giulietta Masina ile tanıştığı çeşitli radyo yayınlarında da çalışmıştır. 30 Ekim 1943’te evlendiği Giulietta Masina ile evliğinden Pier Federico adında bir çocukları olmuş ancak doğumundan bir ay sonra ölmüştür. Fabrizi’nin filmlerinde görev alan Fellini senarist olarak adını duyurmaya başlamıştır. [7]

Avrupa sinema tarihinde özellikle İtalyan sinemasının en değerli yönetmenlerinden biri de Roberto Rosellini’dir ve Federico Fellini’yi etkilemiştir. Fellini Roberto Rosellini ile tanışmasının ardından “Roma Città Aperta / Roma Açık Şehir” ve Paisà filmlerinde yönetmen yardımcılığı yapmış, senaryo çalışmalarına katılmıştır [8]. Sonradan, sürekli iletişimde kalacağı oyun yazarı Tullio Pinelli ile birlikte çalışmaya başlamış, birlikte Pietro Germi ve Alberto Lattuada gibi çeşitli yönetmenler tarafından en çok beğenilen senaristler arasında yer almışlardır [9].

Fellini 1951’de Alberto Lattuada ile birlikte yönettiği “Luci Del Varietà / Varyete Işıkları” filminin ardından tek başına ilk yönetmenlik denemesini 1952’de “Lo Sceico Bianco / Beyaz Şeyh” ile gerçekleştirmiştir. 1953 yılında çevirdiği “I Vitelloni /Aylaklar” bir taşra kentinde yaşayan beş gencin yaşantısını ve hayallerini konu almaktadır. Fellini’nin 1953 yılında çevirdiği bir diğer film ise Cesare Zavattini’nin yazdığı “Amore in Città” filminin bir epizodu olan “Un’Agenzia Matrimoniale”dir. Ancak Fellini 50’li yıllardaki ilk başarısını 1954’te yönettiği “La Strada / Sonsuz Sokaklar” filmiyle elde eder. 1955’te çevirdiği “Il Bidone / Kalpazanlar Çetesi” insanları dolandırarak geçimlerini sağlayan üç dolandırıcının hikâyesini anlatır. 1957’de yönettiği “Le Notti di Cabiria / Cabiria’nın Geceleri” adlı filmiyle Fellini 50’li yıllardaki son filmini gerçekleştirir. En iyi yabancı film dalında Oscar ödülünü alan bu film, Fellini’nin 1960’ta gerçekleştireceği “La Dolce Vita / Tatlı Hayat” adlı başyapıtının da habercisi olmuştur [10].  “La Dolce Vita / Tatlı Hayat”  filmi dünya seyircisini o kadar etkilemiştir ki Dolce Vita, zengin ve ünlü insanların hayatını anlatmak için kullanılan bir deyim haline gelmiştir [11].
 

Fellini’nin yönetmenlik yaşamı üç bölümde incelenebilir. Yeni gerçekçilik akımının etkisinde kaldığı ilk yıllar (1950’ler), özgün ve kişisel sinemasını yarattığı 60’lı yıllar ve kendi anılarına, çocukluğuna, gençliğine döndüğü 70’li ve 80’li yıllar. [12] 

Fellini, Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı ünlü bir yönetmeni çocukluk günlerinin hayal alemindeki gezintisin anlatan ve sinema tarihinin en güzel rüya sahnelerinden biriyle açılan “Otto e Mezzo / Sekiz Buçuk”unu 1963 yılında gerçekleştirir. Fellini’nin 1974 yılında çektiği Amarcord filmi Fellini’nin doğup büyüdüğü çevre, ergenlik çağındaki arkadaşlıkları ve gençlik fantezilerini yansıtmaktadır. Stüdyosunda kendi renklerini, hayal dünyasını yaratan ve ölümüne kadar film çeken Fellini’nin yetmişlerden sonraki dönemde dikkati çeken yapıtları arasında, 1980 tarihli “La Citta Delle Donne / Kadınlar Şehri” ya da 1983 tarihli “E La Nave Va / Ve Gemi Gidiyor” gibi filmleri sayılabilir. [13] Ayrıca, 1969 yılında çektiği Satyricon adlı filmde, Orhan Veli Kanık’ın dizelerine de yer vermiştir. [14]

İÇİNDE

Denizlerimiz var, güneş içinde;
Ağaçlarımız var, yaprak içinde;
Sabah akşam gider gider geliriz,
Denizlerimizle ağaçlarımız arasında,
Yokluk içinde.”
[15]
 
La Dolce Vita/Tatlı Hayat”  filmiyle 1960 yılında Cannes film festivalinde Altın Palmiye ödülü alan Fellini, hayatına beş Oscar ödülü de sığdırmıştır. Mart 1993 yılında beşinci Oscar ödülünü almak için Los Angeles’a gitmiş, Haziran ayında abdominal aort anevrizması sebebiyle geçirdiği ameliyatlar komplikasyonlara neden olunca durumu ağırlaşmış ve 31 Ekim 1993’de Roma’da hayata veda etmiştir. [16]

Fellini’nin Başyapıtı La Dolce Vita / Tatlı Hayat

İtalya - Fransa ortaklığıyla çekilen bu filmin yapımcıları Riama Film, Cinecittà ve Pathé Consortium Cinéma’dır. Filmde Marcello Rubini karakterini Fellini’ni arkadaşı Marcello Mastroianni canlandırmaktadır. Sylvia rolünde Anita Ekberg, Maddalena rolünde Anouk Aimée, Emma rolünde Yvonne Furneaux, Fanny rolünde Magali Noël yer almaktadır. Eğlence ve sanat dünyasında hiçbir şey dışarıdan görüldüğü gibi değildir; her ne kadar lüks bir yaşantı izlenimi verseler de,  bütün gösterişe rağmen kadın sanatçılar da o dönemde fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmaktadırlar. Zira toplumsal cinsiyet ve feminist başkaldırılar İtalya’da 70’li yıllarda hareketlenmektedir.

O yılların Roma’sında cemiyet hayatında, bir başka değişle sosyete yaşantılarının iç yüzünü eleştirel bir bakış açısıyla gözler önüne seren ve özellikle film okumalarında birçok film eleştirmeninin dikkatini çeken bu kült filmin en önemli özelliklerinden biri de İtalyan yeni gerçekçiliğini yansıtmasıdır. Ülkede o yıllarda yaşanan değişiklikler İtalyan sinemasını da etkilemiştir ve 60’lı yıllar İtalyan sinemasının en parlak dönemi olarak bilinmektedir. [17]  Bu yıllardaki ekonomik patlama ‘Mucizevi İtalya’yı yaratırken, sinemada da mucizevi bir dönem başlamıştır. Federico Fellini 60’lı yıllarda özgün ve kişisel sinemasıyla, filmlerinde her zaman yer verdiği düşleriyle yalnızca İtalyan sinemasında değil dünya sinemasında da artık bir usta olduğunu kanıtlamış ve La Dolce Vita / Tatlı Hayat ile dünyaya adını duyurmuştur.  [18]

Bireyin yabancılaşması ve yalnızlaşması açısından “La Dolce Vita / Tatlı Hayat”  ele alındığında, güncelliğini yitirmediği; günümüzde de bireyin, özellikle son yıllarda sosyal medya aracılığıyla bir yandan yeni insanlarla uzaktan da olsa tanışma imkânlarına sahip olsalar da, yüz yüze iletişimin azalmasıyla yabancılaşmaktan kaçamadığı bir noktaya geldiği görülür.

Marcello Rubini, Roma’daki sosyete yaşantısının izini süren bir gazetecidir. Mesleği ona sosyete dünyasına girebilecek imkânlar sunmaktadır ve o da bu imkânların prestijiyle birçok ortamda sınırsız eğlence dünyasını gözlemlerken, bir erkek olarak kadınların da ilgisini çekmektedir. Modern dünyada entelektüel çevreye eleştirel göndermeler yapan Fellini, Papa’ya götürülmek üzere filmin başlangıcında helikopterle taşınan İsa heykeline bakarken yüksekteki gazetecilere el sallayan kadınlara ve onların telefonunu vücut diliyle soran çapkın gazeteci aracılığıyla maneviyata ve kültüre de kendi penceresinden eleştirel bir yaklaşımda bulunur.

Filmin her epizodu hem sosyete hayatından hem de gazetecilerin yaşantısından kesitler sunar. Gazeteciler haber peşinde, ünlülerin eğlendiği gece kulüplerine de giderler. Marcello Rubini bu gece kulüplerinden birinde zengin Maddalena ile tanışır ve Piazza de Popolo meydanındaki sete giderken ona şöyle söyler: “Talihsizliğiniz nerede, biliyor musunuz? Fazla paranız var...” [19]  Ve Maddalena da cevap verir: “Ve senin talihsizliğin de paranın fazla olmayışıdır. Bunun için ikimiz de bulunduğumuz yerde duruyoruz.” [20]

Bu konuşma, aslında toplumun kültürel yozlaşmasının ekonomik nedenlere de dayandığını anlatan bir konuşmadır.

J.M. Lo Duca, La Dolce Vita / Tatlı Hayat adlı kitapta şöyle yazar: “Yalan mı Marcello? Sen kendinden memnunsun. Çünkü her şeye sahipsin. Bir araban var, çeşitli kızlarla yaşıyorsun, dünyanın dedikoducu insanlarına haber gönderen bir merkezde bulunuyorsun... Senin tek bir şeye, sadece paraya ihtiyacın var.” [21]

Bir yandan evde sevgilisi Emma Marcello Rubini’yi sürekli merak etmekte, sık aramaktadır. Hatta sık sık “Neden beni seni sevdiğim kadar sevmiyorsun” diye sitem eder. Marcello ise hem haber peşinde, hem de kadınlarla birlikte eğlence dünyasının içindedir. Ne var ki girip çıktığı birçok ortamda eğlenceyle kendini avutan insanların dünyasının ne kadar yozlaşmış olduğunu, eğlenceli gecelerin sonunda kahkahalar atan insanların iç dünyalarında ne kadar mutsuz ve kişisel olarak doyumsuz olduklarını gözlemler.

Fellini, hayatın içinde her şeyi bir bütün olarak ele alırken, aslında dışarıdan harika görünen bir dünyanın içinde hepimize ait duyguları öylesine ahenkle, zamanla uyum içerisinde sunmuştur ki, yaşlansa da duruşu ve asaletiyle yıllara meydan okuyan kadınların da ruhunu giydirmiştir sanki filmlerine. Kadınların ruhunu okumayı bilen usta yönetmenin La Dolce Vita / Tatlı Hayat filmindeki kadın karakterlerin her biri özeldir. Emma, Maddalena, Sylvia, hatta küçük kız çocuğu, basit birer fantezi sonucunda yaratılmış karakterler değil, Fellini’nin hem tül gibi hassas hem de bir hamur kadar esnek, hayal dünyasında rengârenk bir çiçek bahçesi gibi sunduğu bir haremin birer cariyeleri gibidir. Zengin sosyete dünyasından birçok kadınla tanışıp, gece yarısı Emma’yı yolun ortasında bıraksa bile eninde sonunda Emma’yı almak için geri döner. Lo Duca’da Marcello’nun sözleri, Fellini’nin kadına bakışını yansıtmaktadır:

Yine hayatımdan bir gün gitti. Hiçbir şey olmayacak, olmadı da. Emma’ya mecburen söylediğim yalanlar dolayısıyla iyi bir harekette bulunmamın dışında... Emma ve Ravioli’si... Emma ve hatmi çayı gibi insanı saran, kendisine çeken yumuşak ve narin eti... Niçin Emma? Ve niçin değil? O benim masam, yatağım, uykum... Uykum...” [22]

Bu filmde insanın mutluluk ve mutsuzluk algısını en iyi dile getiren karakterlerden biri de Steiner’dir. Filmin üçüncü epizodunda Marcello bir kilisenin önünden geçerken birinin kendisine adıyla seslendiğini duyar.  Bu kişi, iki yıl önce, önünden geçmekte olduğu kilise hakkında röportaj yapmış olduğu Steiner’dir; Marcello’yu bir akşam evindeki partilerden birine davette ettikten sonra, birkaç dakikalığına kiliseye de davet eder ve kabul eden Marcello’yla, rahip Franz’dan izin alarak orgun başına geçerler ve Steiner Marcello’ya Caz parçası dinletir ve Rahip huzursuzlanır.  Tatlı Hayat adlı kitapta Lo Duca, kilisenin boş kalmasına sebep olacak nedenleri aktaran sözlerden sonra Bach ile ilgili şöyle ifade eder: “Bach’ın nağmeleri, kişinin huzursuzluğunu bile sevince ulaştıran, boşlukta yükselen bir alev gibiydi...” [23]

Fellini’nin filmi yalnızca sosyetenin yozlaşmasını değil, toplumun farklı kesimlerindeki bireylerin dünyasında kopan fırtınaları, dertli insanların sözde mucizelerden, Meryem Ana’yı görmelerinden dolayı Mucize Ağacının yakınında kameraların altında konuşan iki çocuktan medet uman halktan insanların çaresizliğinden faydalanan kişileri de gözler önüne serer.

Bir akşam Steiner’in evindeki partide Marcello Steiner’in sahip olduğu hayata, maddiyata imrendiğini söylediğinde, Steiner de sahip olduğu maddiyata rağmen maneviyatın derinliğine duyduğu özlemden bahseder. İşte bu konuşmada, insanın varlık ve yokluk arasında sıkışan benliğinin arayışlarının yansıması gözlemlenebilmektedir.

Marcello Rubini tek bir kadınla hayatını sürdürecek karakterde değildir ve bunu sevgilisi Emma’nın yüzüne de söylemiştir. Manşetlere çıkmak ve ünlü olmak isteyen sosyetenin güzel kadınlarıyla eğlence dünyasında dışarıdan bakıldığında çok mutluymuş gibi görünse de Marcello da aslında iç dünyasında sosyetenin ünlü simaları kadar yalnız, mutsuz ve kendine yabancıdır. Her ne kadar filmin adı “Tatlı Hayat” olsa da, Fellini ironik olarak hayatın en acı yönlerini gözler önüne serer. Steiner’in iki çocuğunu öldürdükten sonra intihar etmesi, insanların varlıkla yokluk, aşk ve nefret, mutluluk ve mutsuzluk anlarındaki sınavını ifade etmektedir ve insanlığın sınavı halen bitmemiştir. Bu bağlamda Lo Duca’nın eserinden şu satırlar da konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır:

“Niçin? Bizi Kimler lanetliyor? Sefalet, başarısızlık, cehalet yahut da ahlaksızlıktan ötürü olsa anlaşılır. Ama Steiner? Öyleyse hiç kimse kurtarılmaya değmez. Steiner bile,  sonu olmayan bekleyişe niçin dayanamamıştı? İki çocuğunu da beraberinde götürece k kadar aciz miydi, yoksa çağımız onu o kadar mı korkutmuştu? Hepimiz uçurumun kenarında yürüyoruz. Bazı kişiler endişelerini hafifletmeyi hayal ediyorlar. Artık hiçbir zaman huzura kavuşamayacaksın...” [24]

Fellini Gözüyle 2020

La Dolce Vita filminin çekildiği 1960 yılından bu yana geçen sürede dünya genelinde, gerek sosyo-politik gerekse bilim ve teknoloji alanında pek çok ilerleme kaydedilmiştir. Ne var ki insanlığın içsel arayışları bugün de devam etmektedir. 1960’lı, 70’li yıllarda mahalle kültürünün yaygın olması ve sokakta belki de kendileri yaptıkları oyuncaklarla oynayan çocukların henüz toplumsal yabancılaşmaya ve aşırı bireyselleşmeye maruz kalmadıkları bir dönem olduğunu hatırlanır ise bugün sosyal medyanın magazin dergilerinin işlevinin bir kısmını üstlenmiş olduğunu görülebilir. Ne var ki sosyal medya doğrudan iletişim kurmak yerine kullanıcıların tek bir tuşla beğeni ve onaylanma duygularını tatmin etmeye yönelik bir iletişim aracıdır. Sosyal medya araçlarını göz ardı etmemiz günümüzde mümkün değildir. Zira birçok dergi, gazete, televizyon artık sosyal medya ile de takip edilebilmektedir. Sosyete dünyasının yıldızları gibi internet fenomenleri de oldukça dikkati çekmekte, kimi zaman gençleri de özendirmektedir. Sosyal medya araçları doğru kullanıldığında ve kaliteli bilgiler okur ve seyirciye ulaştığında toplumsal bilinçte yükseliş gözlemlenebilir. Sosyetede olduğu gibi sadece beğeni sayısına odaklanmış bireyde ise kimi zaman doyumsuzluk ya da sosyal medya bağımlılığı da ortaya çıkmaktadır. Gerçekte kim olduğundan ziyade sosyal maskeyle yani “başkalarının gözünde nasıl” olduğunu daha çok önemseyen, başkalarının beğenisi olmadığında kendini mutsuz ve değersiz hisseden birey gittikçe yalnızlaşmakta ve yabancılaşmaktadır.

Federico Fellini 2000’li yıllarda yaşasaydı 2020’de 100 yaşında olacaktı.  La Dolce Vita filmini tam bir asır sonra çekecek olsaydı, televizyondaki magazin programlarının, magazin dergilerinin ve gazete eklerinin yansıttığı hayatı eleştirel bir bakış açısıyla nasıl yorumlardı acaba?

İnsanı insan yapan, asırlar geçse de değişmeyen en “insani” duygularıdır. Bazen görmemek, duymamak, bilmemek daha iyi gibi görünse de toplumsal duyarsızlık, bireyin ve toplumların yaralarını sarmaya yetmeyecektir. Teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ sayesinde birçok sorunu aşmış gibi bir izlenim bıraksa bile, yüzlerce metre yükseklikteki gökdelenlerin camlarını temizlemek için insana ihtiyaç duyan insanlık, duygusal zekânın sınırları aşabilecek midir?

Günümüzde, bireyselleşmenin yanlış yorumlamasıyla daha da yalnızlaştırmıştır. Bu da insanı mutsuzluğa çaresizliğe sürükleyebilmektedir Oysa daha çok yüz yüze samimi ve içten bağlar kurulmalı. Fellini’nin filmlerinde sıklıkla eleştirdiği sözde sevgiler, sevginin yokluğundan daha çok korkutur insanı.

Hayatın akışını değiştiremeyiz bazen. Gerçeklerden kaçamayız ama sanata sığınırız. Kitaplarla konuşur, filmlerle ağlayıp güleriz. İşte sanat insanın kalbinin derinlerinde ne varsa daha çok açığa çıkaran hem neşelendiren, hem de hüznü paylaşan dostlardan biridir sanat.

Unutmamak ve anlamak için insanı, yeniden sarılmalıyız hayata sanatla.  Yazarlar ve usta yönetmenler sayesinde büyüteçle bakabildiğimizde yüreğimizin derinliklerine. Yaşamak bir sanattır ve İtalyancada “Arte” kelimesi ile ifade edilen “Sanat” dişidir; şefkatlidir. Tıpkı karanlıktan korkan küçük bir çocuğun başını okşayan anne gibi, ruhumuzu okşar.

Kaynaklar:
  1. Umbertocantone.it
  2. Bondanella, Peter, Federico Fellini Sineması, Çev. Nilgün Şarman Payel Yayınevi, İstanbul, 2016.
  3. Grazzini, Giovanni, Fellini Fellini’yi Anlatıyor, Çev. Cüneyt Akalın, Afa Yayınları, İstanbul,1989.
  4. Fellini, Federico, Sinema İçin Doğmuşum, Derleyen: Pelin Akman, Agora Kitaplığı, 2017.
  5. İzmir Valiliği İnternet Sitesi
  6. Rainews.it
  7. Lo Duca, J. M., Tatlı Hayat, Çev. Sabiha Serim, Habora, 1966.
  8. Federico Fellini Resmi İnterente Sitesi
  9. Sivas, Ala, İtalyan Sinemasına Bakış, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010, s.69.
  10. Federico Fellini Resmi İnterenet Sitesi
  11. Sivas, Ala, İtalyan Sinemasına Bakış, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010, s.70.
  12. Güral, Ufuk, Sinema Tarihi, Detay Yayıncılık, 2013, s.35.
  13. Güral, Ufuk, Sinema Tarihi, Detay Yayıncılık, 2013, s.36.
  14. Unimi.it
  15. Scala, Andrea, In Margine Al Multilingulilismo del Fellini-Satyricon,s. 125.
  16. Umbertocantone.it
  17. Sivas, Ala, İtalyan Sinemasına Bakış, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010, s.82.
  18. A.g.e., s.103.
  19. Lo Duca, J.M, Tatlı Hayat, Çev.  Sabiha Serim, Habora, 1966, s.18.
  20. A.g.,e. s.18.
  21. A.g.,e. s.18.
  22. A.g.,e. s.27.
  23. A.g.,e. s.63.
  24. Lo Duca,J.M., Tatlı Hayat, Çev. Sabiha Serim, Habora, 1966, s.138.
  25. Sivas, Ala, İtalyan Sinemasına Bakış, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010, s.108.
  26. Güral, Ufuk, Sinema Tarihi, Detay Yayıncılık, 2013.
  27. Sivas, Ala, İtalyan Sinemasına Bakış, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2010.
  28. Bondanella, Peter, Federico Fellini Sineması, Çev. Nilgün Şarman Payel Yayınevi, İstanbul, 2016.
  29. Grazzini, Giovanni, Fellini Fellini’yi Anlatıyor, Çev. Cüneyt Akalın, Afa Yayınları, İstanbul,1989.
  30. Fellini, Federico, Sinema İçin Doğmuşum, Derleyen: Pelin Akman, Agora Kitaplığı, 2017.
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.