Yollardayım Her Yerde Hüzün

Yazar: Oğuzhan Mecit Uslu
 
Hayata dair büyük beklentiler vardır içimizde. Aslında basittir. Küçüktür. Herkesin ulaşabileceği bir yerdedir bu beklentiler. Ancak size çok uzaktadır. Aslında doğanın, yaradılışın, birer kanunudur bu beklentiler. Ama istemeden de olsa bu kanunların dışında kalmışsınızdır. Kendinizi başka bir dünyada hissedersiniz. Başka bir insan ya da yaratık. Ta ki görmeseniz de, duymasanız da, rastlamasınız da sizin gibilerin varlığını hissedene kadar.
 
Dedim ya dışarıda kalan beklentilerim ve doğasıyla ben.
 
Çiftçi, çocuk ve ihtiyar
 
Yaşamıma sade bir insan gibi anlam veremediğim zamanlarda, bu dünyanın bilmediğim görmediğim, tatmadığım yaşamlarını görerek anlamlandırmaya çalışırım hayatımı kendi çapımda.
 
İşte bu zamanlar, yollarda olduğum zamanlardır. Küçük bir yol hikâyesi anlatmak istediğim. Girişi, gelişmesi ve sonucu olmayan, havada kalan bir yol hikâyesi. Beklentilerimden bahsetmiştim ya, hani şu büyük beklentilerden. Elimde çiçekler, yağmurlu bir günde sırılsıklam beklemekten yorulmuş, kırılmış ve yine yenilmiş bir anın sonunda yola çıktım. Öylesine, belki de nereye gittiğimi bilmeden.
 
İyi gelir bana, kendimi dışarıda hissettiğim zamanlar, vatanım Çanakkale'de olmak. Gelibolu’dan boğazı gördüğümde içime umut doğar. Kilitbahir’den karşıya Anadolu’ya geçerken boğazın serin meltemini hissetmek suratımda, bu dünyadan yapar beni. Çanakkale'de yalnız bir gece geçirmek. Aslında hep yalnız olduğum bu dünyada ve yalnızlığımı pekiştiren büyük beklentiden sonra, bu yalnızlık bana nedense iyi gelmişti. Kordon'da sadece yürümek, Kilitbahir Kalesi'nin ışıklarını seyretmek. Boğazın serin ve karanlık sularına uzun uzun bakmak. Evet, hepsi keyifli, ama sanmayın ki hüzün vermiyor. Yollardaydım ve hüzünlüydüm. Her defasında, dışarı itilmenin hüznü.
Sabahında Çanakkale’nin, güzel bir güne karşı boğazı seyrederken, bir kahvaltı. Sonrasında tekrar yollardaydım. İlerlerken yollarda, etrafta hep beklentimin sureti.
 
Seyrederken Çanakkale’nin yılan gibi kıvrılan köy yollarında, bir elin sallandığını gördüm. Durdum. İsmini şu an hatırlayamayacağım köylüyü, diğer bir köye kadar yol arkadaşı edindim kendime. Bir selam iki kelamdan sonra dedim ki:
- Ne şanslısınız böyle güzel yerlerde yaşıyorsunuz, boğuluyoruz biz şehirlerde.
- Ne güzeli be kardeşim!
 
dedi ve başladı ver yansın etmeye. Şikâyetçiydi devletten.
 
- Çiftçiyim ben.
 
diyordu.

- Ekiyorum, biçiyorum ama para etmiyor ürünüm. Tohum desen pahalı. İlacı, gübresi olmadan olmuyor. Baş edemiyorum artık. Bir de diyorsun ki buralarda yaşamak güzel. Ne güzeli be kardeşim, yarınımı düşünmekten sıkıldım.
 
dedi. Ben de sustum. Ne diyeyim?

İnerken arabamdan umutsuz köylü, içinde hala var olan yaşam kırıntısıyla.
 
- Madem buralara kadar gelmişsin. Bizim deve güreşlerimiz meşhurdur. Yukarı köyde şenlik var git gör, şehirde bulamazsın bunları dedi. Ben de kırdım direksiyonu Yukarı Köy'e doğru. Dedim ya hayvan sömürüsüne karşıyım. Günümüz dünyasında bu gelenekleri terk etmek, hayvanları bu ızdıraptan kurtarmak gerek. Çıkartalım güreşleri içinden ve hikayemize devam edelim. Şenlik daha yoldayken başladı. Çalgıcılar yukarı köye şenliğe gidiyorlardı. El ettiler durdum. Tüm neşeleri ile bindiler arabama. Çala oynaya ilerledik Yukarı Köy'e. Büyük bir panayır kurulmuştu. Etrafta heybetli, süslenmiş develer ve şenlikli bir kalabalık. Her yerde müzik vardı; keman, klarnet, davul. Oynayanlar, çilingir sofralarında içenler. Sanırım güreşler işin bahanesi. Ama yine de er meydanın da bir mücadele; rengârenk heybelerle süslenmiş heybetli develer güreşmekte. Ve güreşi (!) izleyen heyecanlı kalabalık. Bu kalabalığın büyük bir kısmını oluşturan doğanın tüm renkleriyle bezenmiş bayramyeri elbiseleriyle Yörük kadınları. Fotoğraflarını çekmek istediğimde yüzlerini gizlediler. Utandılar. Ama utanılacak hiçbir şey yoktu. Onlar öylesine güzeldiler ki. Yine de utandılar, yüzlerini gizlediler benden.

Ama kalabalığın arasından sıyrılan bir çocuk tüm çevrilmiş suratlara rağmen bana baktı. Gözlerimin içine en derinlerime baktı. Utanmıyordu, korkmuyordu, güçlüydü. Ancak onun karşısında ben kendimi öylesine güçsüz ve korkak hissettim ki. O an bu bakışlardan bir pay mı çıkardım kendime. Dışarda olmanın haklılığımıydı bu, yoksa ben haksız mıydım?
 
Hemen uzaklaşmak istedim oradan. Kaçtım. Alelacele arabama bindim. Bu duygu karmaşasıyla yoğrulurken ruhum, yola koyuldum. Yorgun bedenini taşımakta güçlük çeken bir ihtiyara rastladım. Durdum. Arabama bindirdim. Önce sustuk sonra başladık konuşmaya. Bu yorgun bedenle oldukça uzak olan köyüne kadar yürüyecekmiş, önce buna şaştım, sonra da anlattıklarına. O da İstanbul'da şansını denemiş yıllar evvel; yenilmiş köyüne dönmüş. Hep yoksulmuş. Zaten yukarı köydeki deve güreşlerine gelme amacı köylünün her zaman verdikleri yardımları alabilmekmiş. Bu şekil aldığı üç beş kuruş ve biraz yiyecekle yaşamaya çalışıyor.

- Yine de yaşıyorum ya buna şükür.
 
diyor. Evli değil. Kimsesi yok. Assos’un virane köylerinden birinde derme çatma bir odada yaşıyor. (Ülkemin her tarafında aynı yoksulluk. Sanmayın ki sefalet içinde yaşanan köyler sadece doğuda. Ülkenin en batısında turizmin ve tarihin önde gelen yerlerinden Assos’un burnunun dibindeki köylerde elektrik, tuvalet yok. İnsanlar derme çatma barakalarda tahtalar üstünde yatıyorlar. İşsizler, yoksullar. Bu ülkenin doğusunda da batısında da dışarıda bırakılmışlar, unutulmuşlar var.)
 
- Sağ olsun komşularım bana yiyecek getiriyor. Ama kimi zaman aç yattığım da oluyor.
 
diyor neredeyse 90’nına merdiven dayamış bu ihtiyar. Köyüne vardığımızda elindeki torbada olan, şenlikte kendine verilen bir miktar deve sucuğunu benimle paylaşmak istedi. Kahveye çay içmeye çağırdı. Gidemedim. Utanarak bir miktar para vermek istedim. Ağlamaya başladı. Kabul etmedi öncesinde ısrar ettim. Utanarak aldı.
 
- Buralara ayağın düşerse mutlaka gel.
 
dedi.
 
-Evim şuracıkta, zaten kime sorsan beni gösterirler sana.
 
dedi.
 
- Geleceğim.
 
dedim. Ve yine kıvrılan köy yollarıyla hüzün dolu yolculuğuma devam ettim. Bu köy yolları hayatın bir şekilde dışarısında kalmış insanlarla buluşturdu beni.
 
Çiftçi, Çocuk ve İhtiyar.
 
Çiftçi;
Toprağı işlemekten başka çaresi var mı? Para etmeyen ürünü, emeği tarlada çürüyor. Her şey düzelecek mi?
Çocuk; Nasıl bir gelecek onu bekliyor. Okulu bile olmayan o yoksul köyün dışında başka yerler görebilecek mi?
İhtiyar; Yorgun bedeni bütün bu olanlara daha ne kadar dayanacak. Geleceğinde huzurlu bir ölüm var mı?
 
Kim dışarıda? Aslında herkes biraz dışarıda…

Hüzün beni yormaya başlamıştı. Bence insanın en acımasız taraflarından biri olan unutmanın bana verdiği rahatsız edici rahatlıkla, yoluma devam ettim. Arkama bakmayacaktım. Onları orda, kendi hayatlarında unutacaktım. Çoğu zaman yaptığımız gibi…
 
Bu topraklarda hüzünlü hikâyeler çoğalmaya başladı. Mutlu sonlar artık hüzünlü sonlara dönüşür oldu. Ama yine de bu topraklarda yaşam hep devam etti. Topraktan, tüm engellemelere karşı bereket fışkırmaya devam etti.
 
Turuncu hasat zamanında Kaz Dağları'nın etekleriyle hüzünlü yolculuğumun sonuna doğru yol almaya devam ettim. Ve ben hala yollardayım. Hala hayatın neresinde olduğumu sorguluyorum. Hala unutuyorum. Hala gerçekleşeceğinden umudumu kestiğim büyük beklentilerim var. Hala benim gibi dışarıda olan insanlarla karşılaşıyorum. Hala unutamıyorum. Hala yalnızım…
 
Görseller:
  1. Arkitera
     

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan www.apelasyon.com sorumlu tutulamaz.